Monday, December 20, 2010

Coubertin’in çöken hayalleri ve Spor Başkentliği hikâyesi


HAYAT DERGİ'NİN ARALIK SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

Kasım ayı içerisinde İstanbul, AB’ye bağlı bir kurum olan Avrupa Spor Başkentleri Birliği(ACES) tarafından 2012 Spor Başkenti seçildi. ACES, 2001’den bu yana her yıl bir Avrupa şehrini spor başkenti ilan ediyor. Bugüne kadar Madrid, Stockholm, Glasgow, Alicante, Rotterdam, Kopenhag, Stuttgart, Varşova, Milano ve Dublin başkentlik yaptı. 2011’de sıra Valencia’da, 2012’de ise İstanbul’da.

İstanbul’a bahşedilen bu paye Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın da hazır bulunduğu bir basın toplantısıyla açıklandı. Bağış, hadiseyle yakından ilgiliydi. Ancak açıklamalarında spor başkentliğinden ziyade Türkiye’nin AB nazarında arttırdığı saygınlıktan bahsetmeyi tercih etti ve bir anlamda da bu kararı “başarılı” hükümranlıklarına bağladı: “Türkiye şu anda Avrupa’nın 6.büyük ekonomisi. Avrupa’nın en hızlı ve sağlıklı büyüyen ekonomisine sahibiz. Avrupa’nın en güçlü ordusu da bize ait.” Gördüğünüz gibi sporla gayet alakalı cümleler!

Aslında şaşıracak bir şey yok. Politikacıların sporla bu denli içli dışlı gözükürken dahi spordan başka her şeyden bahsetmeleri bir tesadüf değil, aksine siyasetin gereği. Sporun AB hatta genişleterek söyleyeyim Batı Medeniyeti için önemi ezelidir. AB tarafından yayınlanan “White Paper on Sport”-Sporda Beyaz Sayfa- deklarasyonunda şöyle bir tanım vardır:
“Spor, Avrupa Birliği’nin stratejik hedeflerine önemli bir katkısı olan sosyal ve ekonomik bir fenomendir. Uluslar ve kültürler arasında barış ve kardeşliği geliştirmeyi hedeflediği kadar halkın spor aracılığıyla eğitimini de amaçlayan olimpik ideal Avrupa’da doğmuş ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Avrupa Olimpiyat Komitesi tarafından geliştirilip, yayılmıştır.”


Doğru teşhis yanlış tedavi

Spor aracılığıyla barış, kardeşlik geliştirme ülküsünün kökenleri Modern Olimpiyatların kurucusu sayılan Pierre de Coubertin’e kadar dayanır. 1863-1937 yılları arasında yaşayan Fransız pedagog ve tarihçi Coubertin, Marx’la ya da sosyalist külliyatla hiçbir alakası olmamasına rağmen 19.yüzyıldaki eşitsiz kapitalist gelişmenin toplumlar üzerinde yaratacağı tahribatın farkına varmıştı.

Yaşanacak ahlaki ve entelektüel çöküşün devası olarak öne sürdüğü şey ‘Kaslı Hıristiyanlar’ felsefesinin kurucuları Canon Kingsley ve Thomas Arnold’un düşüncelerinin ve Antik Yunan ideallerinin yeniden canlandırılmasıydı. Coubertin’e göre bu yolla spor, Avrupa gençliği üzerinde endüstriyel kapitalizmin yaratacağı ahlaki çöküşü tersine döndürecek ve sağlam karakterli bireyler yaratacaktı.

Coubertin, kapitalizmin yaratacağı yıkım konusunda haklıydı. Amatör sporların özünde sahip olduğu erdemler hususunda da çok yanlış bir yerde durduğu iddia edilemez. Hatası bir üst yapı kurumu olan sporu kapitalizmden özerk bir yapı sanmasında idi. Coubertin’in iyi niyetli Olimpiyat Projesi doğumundan itibaren Avrupa’daki piyasa ekonomisinin egemenliği altındaydı dolayısıyla hiçbir zaman amaçlarına ulaşamadı.

İlk modern olimpiyat, Atina 1896, George Averoff’un “hayırsever” katkılarıyla gerçekleşti. 1900, 1904 ve 1908(Paris, St.Louis, Londra) olimpiyatlarının, endüstriyel kapitalizmin ürünlerinin kutsandığı Dünya Fuarı organizasyonu ile aynı dönem ve şehirlerde gerçekleştirilmesi elbette bir tesadüf değildi. 1928’den itibaren olimpiyatlar Coca-Cola gibi firmaların sponsorluğunda gerçekleşmeye başladı ve Coubertin’in kapitalizmin tahribatlarına karşı yola çıkan projesi kapitalizmin oyuncağı oldu.

1936 Berlin Olimpiyatlarından günümüze sermaye ve AB, IOC, FIFA gibi hakim spor kültürünü yönlendiren kurumların öncülüğünde spor, Coubertin’in iyi niyetli ama saf ve derinliksiz projesinin hedeflediklerinin aksine ticarileşmeye, milliyetçiliğe ve sporun özünü yitirmesine, yabancılaşma aracı haline gelmesine yol açan profesyonelleşmeye ön ayak oldu. Yani Coubertin, ne arzuladıysa spor onun tersi işlevler kazandı. Zaten aksi de maalesef mümkün değildi çünkü kapitalizm buna izin veremezdi.

Ne dersiniz? İstanbul, 2012 spor başkenti ilan edilirken Egemen Bağış’ın, “Ekonomimiz şöyle süper, ordumuz şöyle yiğit” gibi açıklamalar yapması pek de uçuk sayılmazmış, öyle değil mi?

Sunday, December 12, 2010

Kabahatin çoğu...

BU YAZI İLK OLARAK 12 ARALIK 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Dışarıdan bakınca ne kadar acayip değil mi? Polis diye bir örgüt var. Kaskı, copu, biber gazı, silahı, zırhıyla tam teşekküllü sayısız robokoptan oluşan bir yapılanma. Arkadaşımız, dostumuz olduğuna dair iddialar var. Ha bir de memleketteki asayişi sağlamak gibi de bir “kutsal” görev bahşedilmiş kendilerine.

Bu “arkadaşlar” aynı bölgede, birer gün arayla karşımıza çıkıyor. Yer: Beşiktaş. 4 Aralık Cumartesi günü…

ÖĞRENCİYE KARŞI ASLAN…

Birkaç yüz kişilik bir öğrenci grubu, “darbe yapılanması YÖK’ün kaldırılması”, “anadilde, parasız, bilimsel eğitim” ve “üniversitelerden güvenlik kuvvetlerinin çekilmesi” gibi iktidar ve yandaşlarının tahayyül dahi edemeyeceği demokratlıkta talepleriyle kendilerini yok sayan Başbakan ve rektörleri protesto ediyor. Üstelik cehaletini ön yargısına ve tarafına borçlu olan basın ve siyasilerin iddialarının aksine anayasal haklarına dayanarak gerçekleştiriyorlar bu eylemi.

Cengaver polisimizin tepkisiyse malum! “Türk polisi sahibini gururlandırırken” adlı filmden bilindik kareler… Protestoyu hazmedemeyen makatımın sultanının emriyle orantısız şiddeti de aşan işkence seviyesinde bir saldırı, yere düşmüşleri, silahsızları, zırhsızları hatta hamile bir arkadaşımızı bile hunharca coplayan, tekmeleyen bir barbarlık performansı.

Ha tabii bu arada Ankara’dan İstanbul’a gelmek isteyen öğrencilerin sanki kent OHAL şartlarındaymış ya da bu öğrenciler katil sürüsüymüş gibi şehre alınmamaları, otobüsleriyle geldikleri yere yallah geri postalanmaları gibi bir saçmalık da var.

HOLİGANA KARŞI KEDİ…

O günün ertesi… 5 Aralık Pazar. Yine Beşiktaş’tayız. Bursaspor taraftarına 7.5 yıl sonra izin çıkmış. Onlar da fırsat bu fırsat zulada ne kadar satır, katana, İsviçre çakısı falan varsa doldurmuşlar, otobüslerle İstanbul’a gelmişler. Bir gün önce yek yüreklerini ve demokratik taleplerini kuşanmış gelen öğrencileri şehre sokmayan “yiğitler” nedense bu bıçaklı arkadaşlara pek söz geçirememiş. Büyük ihtimalle otobüslerini aramaya dahi gerek duymamışlardır.

Pazar günü Beşiktaş’ta yaşananlar da malum! Çatışacağı kabak gibi meydanda olan iki taraftar grubu bir şekilde punduna getiriyor, birbirine giriyor ve 3 kişi bıçaklanıyor. Bir gün önce aynı caddede meydanda kül bırakmayan, silahsız öğrencilere karşı Conan kesilen polislerimiz bu kez ortalıkta yok! Ancak olay bittikten sonra şüphelileri gözaltına alırken görebiliyoruz onları.

Hiç kimsenin canına kastetmeyen öğrencinin karşısında aslan, eli bıçaklı holiganların karşısında kedi! Gücü yeten yetene mi? Başka bir durum mu var?

Aslında biraz sakin kafayla resmin dışına çıkıp düşününce ortada hiç de genel yapıyla, statükonun kaygı ve emelleriyle uyumsuz bir durum olmadığını fark edebiliriz. Fanatik futbol taraftarlığı ve bunun üzerinden oluşturulan, emekçilerin hayatını domine eden kültür müthiş bir “işgal” aracıdır. Egemen kültür, emekçinin reel yaşantısı ve içinde bulunduğu üretim koşullarını sorgulamasını engellemek üzerine tasarlanmıştır. Futbol fanatizmiyle yatıp kalkan milyonlarca gencin kendilerine devamlı olarak düzene itaat, milliyetçilik ve cinsiyetçilik aşılayan bu mikro ideoloji dışında bir şeyle, hele ki devrimci siyasetle uğraşması elbette ki hakim siyasi çevrelerin işine gelmez. Dolayısıyla iktidarın gözünde hangisi makbuldür, eli bıçaklı holigan mı, anadilde eğitim talep eden sosyalist öğrenci mi sorusunun cevabı tereddütsüz a şıkkıdır. Eh, bu şartlarda saldırıya uğrayanın b şıkkı olması da şaşırtıcı değil.

ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN YENİDEN ÜRETİMİ

Farkında mısınız bilmiyorum ama her sene benzer süreçleri 2-3 kez yaşıyoruz. Stadyum önünde birileri bıçaklanıyor. Ana akım medya çok üzülmüş pozlarına giriyor. Siyasiler kınama yayınlıyor. Futbol Federasyonu yasa çıkarmaktan falan bahsediyor. Holiganizmin neden kaka olduğuna dair sosyolojik 1-2 tefrika yayınlanıyor. Maşallah sporda şiddet ve sporda ırkçılığa karşı her türden lakırdı var. Ortada olmayan tek şey çözüm ve çözüme dair somut adımlar.

Türkiye ve dünyada bu soruna çözüm bulunamamasının birincil nedeni çözümün kimsenin umurunda olmaması. Yönetici elitlerin önem verdiği tek şey bu sorunun yarattığı marjinal “yıkıcılığın” azaltılması. Sorunun ortadan kaybolamayacağını kendileri de biliyor çünkü problem düzen içerisinde kendini sürekli olarak yeniden üretmekte. Sistem içi çözümlerle yoksulluğu, şehirciliği, eğitimi, sağlığı neden düzeltemiyorsak sporda şiddeti de aynı sebeplerden düzeltemiyoruz. Ehlileştirebilir miyiz? Kısmen. Bu çözüm müdür? Kesinlikle hayır! Bu sorunun ehlileştirilmesi gecekonduları yıkıp yoksul halkı kent çeperlerine süren ve “gözden ırak” yeni gettolar oluşmasına sebebiyet veren kapitalist şehirciliğin çözümlerine benzer. Engels’in deyimiyle “çözümsüzlük üreten çözüm.”

Son olarak kimin ne cibilliyette olduğunu açıkça ortaya seren bir haftayı geride bıraktık. Hamile arkadaşımızın karnındaki bebeği öldürenleri yakından tanıyoruz, unutmayacağız. “19 yaşında ve hamile…”, “hamilenin eylemde ne işi var…”, “hamile değil, yalan” diye yazanları yakından tanıyoruz, unutmayacağız. Bu cinayeti haber yapmayan, küçük gören sözde gazetecileri unutmayacağız! Bütün medya organları ve teşkilatlarıyla o gencecik arkadaşımızın üzerine gidenleri, onu harcamaya çalışan şerefsizleri bu ülkenin vicdanı körelmemiş insanları affetmeyecektir…

Kuru kuruya destek sözleriyle olmaz biliyorum. Daha fazlasının yapılması gerekir! Bunun neden yapılamadığını, polis cinayetine karşı neden yeri göğü inletemediğimizin cevabını da biz, yani sosyalist gruplar verelim. Bir sosyalistin “bu ülkenin insanları niye böyle” diye sızlanmaya hakkı yoktur. O yüzden Nazım Usta’nın şiirini biraz bozacağım: “Kabahat bizim demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu bizim canım kardeşlerim…”

Sunday, December 5, 2010

Para, şike! İşte FIFA işte!



BU YAZI İLK OLARAK 5 ARALIK 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


“Yeni ülkelere gidiyoruz. Futbolu yeni topraklara taşıyoruz.”


FIFA başkanı Sepp Blatter, 2018 ve 2022 dünya kupalarının sırasıyla Rusya ve Katar’da düzenleneceğini bu cümlelerle açıkladı. Yeryüzünün en şaibeli organizasyonlarından biri adına sarf ettiği bu cümlenin meali tabii ki şuydu: “Yeni pazarlara gidiyoruz. Futbolu kârın daha yüksek olduğu yeni marketlere taşıyoruz.”

FIFA artık şaibe ve yolsuzluk kelimeleriyle eş anlamlı hale gelmiş durumda. Dünya kupasını düzenleyecek ülkelerin belirlendiği bu süreçte de 6 üyesi ciddi suçlamaların odağındaydı. 2 üye, Nijeryalı Amos Adamu ve Tahitili Reynald Temarii, Amerikan şirketleri adına lobi faaliyeti yürütüyormuş gibi yapan Londra Sunday Times gazetesi muhabiri tarafından “suçüstü” yakalandı. Adamu, oyunu 500.000 sterline sattı. Temarii ise bir spor akademisinin finanse edilmesi karşılığında oyunu satabileceğini söyledi. Bu 2 üye, FIFA tarafından 3 yıllığına cezalandırıldı ve oylamaya katılamadı. Kurumun eski genel sekreteri Michel-Zen Ruffinen de hangi yetkililerin rüşvet almış olabileceğini muhabirlere söylerken gizlice görüntülendi.

FIFA’NIN KİRLİ ÇAMAŞIRLARI

Geçtiğimiz Pazartesi günü(29 Kasım) BBC, ‘Panorama’ programıyla hem muhteşem bir habercilik örneği sundu hem de FIFA’nın kirli çamaşırlarını açığa çıkardı. Programı, olimpiyat ve dünya kupalarında dönen yolsuzluklarla ilgili yazdığı kitaplarla yakından tanıdığımız Andrew Jennings hazırladı. Jennings, 2018 ve 2022 seçimlerinde de oy kullanan üst düzey isimlerden Nicolas Leoz, Issa Hayatou ve Ricardo Teixeira’nın 1990’larda rüşvet karşılığı oylarını sattığını belgeliyordu. Aynı zamanda FIFA as başkanı Jack Warner hakkında ayyuka çıkan hatta belgelenen “usulsüz bilet satışı” hakkındaki iddialar da yeniden dile getirildi.

FIFA’nın tüm bu belgelere, cevapsız kalan iddialara, kamuoyu baskısına rağmen hiçbir şey olmamış gibi seçim takvimini aynen uygulaması ibretlik olsa da şaşırtıcı değil. FIFA, milyarlarca doları yöneten bir kurum olmasına rağmen tamamen bağımsız ve hiçbir dış yapı tarafından denetlenemeyen bir organizasyon. Hafta içerisinde Uluslararası Şeffaflık Örgütü de rüşvet iddiaları açığa çıkarılana kadar seçimlerin ertelenmesi gerektiğini belirtmişti. Şeffaflık Örgütü yalnızca şeffaf değil safmış da. Çünkü FIFA’nın tarihi -özellikle Joao Havelange’dan bu yana- kurum içi skandalların örtbas edilmesinden ibarettir.

Panorama programında benim asıl ilgimi çeken nokta Hollanda hükümetinin açıkladığı FIFA taahhütleriydi. Bilindiği üzere FIFA, dünya kupası düzenlemek için kendisine başvuran ülkelerden çeşitli taahhütler istiyor. Bu taahhütler, kupayı düzenleyen ülkede –gerekirse- yeni yasalar demek ve bu yasalar ilk aşamada FIFA ve sponsorlarının kârını garanti altına almak için çıkarılıyor. Bunlar neler mi? Örneğin vize kurallarının gevşetilmesi, işçi haklarının “esnekleştirilmesi”, sponsorlar için vergilerin düşürülmesi, yabancı bankalar için işlemlerin kolaylaştırılması vs… Hollanda Parlamentosu milletvekillerinden Renske Leijten bu konuda söylenmesi gerekenleri çok net bir şekilde söylüyor: “Hükümet olarak bizim herhangi bir organizasyon için özel olarak kanun yapmamız beklenemez. Yasalar herkes için yapılmalıdır, yalnızca bir kurum için değil.”


DAHA KÂRLI PAZARLAR!

Mega spor organizasyonları hakkındaki yanlış efsanelerin önde geleni “kârlı” olduğudur. Dünya kupaları kâr getirir ama sadece FIFA ve sponsorları için. Ev sahibi ülkeler nadiren kâr eder ve bu da FIFA’nın kâr rakamlarına yaklaşamaz bile. Örneğin 2018 adaylarından Hollanda’nın hesabına göre kupanın ülkeye getireceği zarar 150 milyon Euro idi. 2010 dünya kupası FIFA’ya tam 3 milyar dolar kazandırdı. Karşılığında Güney Afrika halkı daha da fakirleşti, evlerinden oldu, teneke kentlerde yaşamaya mahkum edildi. Bugün ülkenin her yerinde gecekondu isyanları baş gösteriyor. Geçtiğimiz hafta El-Cezire televizyonu bu konuya özel bir program hazırladı ve bu süreçte dünya kupasının rolünü de vurguladı.

Bu gerçekleri göz önüne aldığımızda FIFA’nın neden aniden “futbolu yeni ülkelere götürme” elçisi kesildiğini anlayabiliriz. FIFA, İngiltere, ABD, Hollanda gibi ülkelerde istediği kârları elde edemez. Çünkü bu ülkelere kafasına estiği gibi “işçi haklarını esnetin, vergileri düşürün” dediği zaman problemlerle karşılaşacağını bilir. “Yeni ülkeler” ise “yeni pazarlar” demektir. Kapitalizme nispeten yeni angaje olan, otoriter kapitalist ülkeler sermaye için biçilmiş kaftanlardır. Dolayısıyla bu mesele ABD, İngiltere gibi klasik odakların güçsüzleşmesiyle değil, “yeni pazarların” daha kârlı olmasıyla ilintilidir. Bunların örneklerini Pekin’de, Shanghai’da, Güney Afrika’da, Delhi’de gördük. Şimdi de 2014 Dünya Kupasının ev sahibi Rio De Janeiro’da görüyoruz. Başkan Lula, şehirdeki favelalara(gecekondu mahalleleri) karşı askeri bir operasyon başlattı. Elbette, bu mahallelerin uyuşturucu baronlarından temizlenmesi önemli ama benim içimden bir ses bu “temizliğin” uyuşturucu baronlarıyla sınırla kalmayacağını ve bu favelaların kentsel dönüşüm adı altında hepten yok edileceğini, sakinlerinin de kentin çeperlerine postalanacağını söylüyor. Devlete karşı potansiyel teşkil eden mahallelerin kriminalleştirilmesinin artık bayatlamış bir taktik olduğunu bilmesek ve yetkililer tüm bu operasyonların 2014 Dünya Kupası ve 2016 Olimpiyatları için gerçekleştirildiğini itiraf etmeseler daha rahat olurduk ya… Bakalım Lula’nın tavrı farklı olacak mı?

2018 ve 2022, Rusya ve Katar… FIFA’ya şimdilik hayırlı olsun, iyi para kaldırırlar bu pazarlardan. Hani FIFA ve IOC hep diyor ya “spora politika karıştırmayın” diye, bunca belgeli yolsuzluk, iddia, istatistik, rant… Siz spora başka şeyler karıştırıyor olmayasınız?

Sunday, November 21, 2010

Çapsız tiradın anlattıkları


BU YAZI İLK OLARAK 21 KASIM 2010'DA EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR


"At sahibine göre kişner” denir ya, bu medyada da aynen böyle. Sahibi kimse ona göre, onun çıkarlarına göre yayın yapar medya organları. Televizyon, bunun görsel olarak en gelişmiş örneklerini en yaygın şekilde sunma becerisine sahiptir. Bu bakımdan düzene eleştirel bir gözle bakabilenler için de önemli bir laboratuardır. Spor medyasına gelince, bu laboratuar bir panayır halini alır.

Spor ve spor basını sistemin önemli ideolojik uzuvlarından biri haline getirildiği ve dinamikleri militarizm, milliyetçilik ve cinsiyetçilikle harmanlandığı için onun aracılığıyla düzenin en realist fotoğraflarını çekebilirsiniz. Bu fotoğraflar realist olmalarından mütevellit eleştirel gözlere bir o kadar da can sıkıcı gelir. Ne de olsa gerçektir ve günümüzün gerçekliği en kibar tabirle mide bulandırıcıdır.

13 Kasım 2010’da oynanan Bursaspor-Trabzonspor maçı sonrası Bursaspor TV’de karşımıza çıkan spiker Seda Çapçı ülke sporundaki tüm çarpıklıkları 16 dakikalık hezeyan tiradına sığdırmayı başararak bu alanda önemli bir kaynak vazifesi gördü. Her cümlesinden fanatizm, hazımsızlık, erkek egemen söyleme bulanmış bir cinsiyetçilik, sosyal ırkçılık ve ayrımcılık akan Çapçı’nın mevzubahis sözlerini internete erişme olanağınız varsa kolayca dinleyebilirsiniz. Ben yine de o meşum cümlelerin üzerinden gitme ve sakatlıklarını teşhir etme niyetindeyim.

HEGEMONİK KÜLTÜRÜN ÖZETİ

“Biz bağrımızda, içimizde yaşattığımız Trabzonluları her zaman kanıksadık, kendimizden gördük, ayırt etmedik. Zaten T.C hudutları içerisinde bu dili konuşan, ben Türk’üm diyen herkes Türk’tür, kardeştir. Burada ekmek yediler, burada kazandılar. Biz mutlu olduk, hiçbir zaman bu ayrımı algılamadık ama bize algıda seçicilik yaptırdılar. Onları hemşeri kabul etmiştik, meğer değillermiş.”
Çapçı’nın şoven, sosyal ırkçı ve banal faşist söylemlerin en klişelerini derleyerek seslendirdiği bu türküye sebep olarak gösterdiği şey Trabzonsporlu taraftarların galibiyetlerini kutlamaları, “Bize her yer Trabzon” gibi sloganlar atmaları, “Bursa pabucu yarım çık dışarıya oynayalım” demeleri. “Küfür ettiler” de diyor Çapçı, etmişlerdir doğrudur ama bu, Çapçı gibi tüm şehre yayın yapan bir kanalın spikerinin tavrını haklı çıkarır mı? Bursa’daki Karadenizli ve Trabzonlu nüfus epey fazladır. Çapçı’nın fanatizmle dışa vurdukları kentteki ayrımcı, tepeden bakan, ötekileştirici görüşleri ortaya dökmekle kalmıyor televizyon aracılığıyla bunları yaygınlaştırıyor ve besliyor da.

Çapçı burada kalmıyor. Üzerine futbol taraftarlığı elbisesi geçirilmiş erkek egemen söylemleri, “yiyorsa, çıkışta bekleyin ulan” düzeyiyle şakımaya devam ediyor. Biliyorum, benzetme ve mübalağa sanatlarına başvurduğumu sandınız ama vallahi öyle değil. Şöyle diyor spikerimiz:
“Madem her yer Trabzon diye tezahürat yapmayı biliyorsunuz, maç çıkışı Heykel’e gelseydiniz. Özellikle de Bursa’da EKMEK (burası vurgulu) yiyen Trabzonlulara sesleniyorum. Haydi giyin formalarınızı, çıkın gelin, bekliyorum. Gelemiyorsunuz çünkü…”


Bu noktada Çapçı, fanatizmin dayattığı yaygın bir saçmalığı da dillendiriyor: “Kendini, taraftarı olduğu takımın sözde karakteriyle özdeşleştirmek.” Çapçı’ya göre Bursaspor asil ve büyük bir camia bu sebepten “hayali bir cemaat” (Benedict Anderson’ın bu tabiriyle ulusçuluk-taraftarlık korelasyonuna da selam göndermiş olalım) olan Bursaspor taraftarları da asil, büyük ve elbette kaçınılmaz olarak diğerlerinden daha ayrıcalıklı.
“Biz her zaman olgun, asil bir duruş gösterdik. Yendiğimiz zaman karşı tarafı rencide etmeden sevindik, çünkü biz adam gibi(buralar ekstra vurgulu) bir camiayız.”


GERÇEKTEN KÜÇÜK, KÜÇÜĞÜ DESTEKLESE…

Seda Çapçı örneğinde de gördüğümüz gibi kadınların “adam gibi” benzeri cinsiyetçi söylemleri niye benimsediğini tüm bu tiradı dinleyince kestirmek zor değil. Çapçı, bu ülkenin nahoş fotoğrafını neredeyse eksiksiz bir şekilde vermeyi başarıyor. Futbol maçında alınan bir mağlubiyet, biraz sinir bozukluğu, biraz hazımsızlık birikmiş tüm nefreti, ayrımcılığı ve ideolojik çiğliği yansıtmaya yeterli.

Bu arada atlamayalım. Trabzonspor cephesinden Seda Çapçı’ya gösterilen kimi tepkiler de tüm bu “güzel ortam”la gayet kafiyeli. Çapçı’nın işine son verilmesi üzerine, “Biz adamı böyle kovdururuz”’dan başlayarak galiz küfürlere uzanan reaksiyonlar aslında Çapçı’nın varlık sebebi. Egemenlerin dilini kullanarak nefret saçan, birbirinin kopyası 2 ayrı kutuptan başka bir şey olmadıklarının maalesef farkında değiller.

Gazetelerde Trabzon’un başarısı üzerine atılan manşetleri, “Küçük, küçüğü desteklermiş her zaman, hayatta da böyledir bu…” diye tanımlayarak sonlandırıyor tiradını Çapçı. Eh, böyle sözler sarf eden birinin “küçük” kelimesiyle imlediklerini, kastettiklerini anlamak zor olmasa gerek. Umarız öyle olacak Seda Çapçı, size göre “küçük, sıradan, asil olmayan, bayağı insanlar” birbirini desteklemeye başlayacak ve egemenlerin değerlerini bir virüs gibi oradan oraya taşıyan, sizin gibilerden kurtulacağız…

Sunday, November 14, 2010

Enes Kanter, NCAA ve amatörlük ilkesi



BU YAZI İLK OLARAK 14 KASIM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Amerikan Kolej Basketbol Ligi, NCAA’in arifesinde Türkiyeli basketbolseverler kötü bir haber aldı. Neslinin en yetenekli uzunlarından Kentucky Wildcats’li Enes Kanter, NCAA’de forma giymekten men edildi. Kurum, Kentucky’nin itiraz hakkını açık tutuyor fakat bu yolun sonuç vermesi şimdilik düşük bir ihtimal…

Fenerbahçe Ülker Basketbol Şube Direktörü Nedim Karakaş’ın geçtiğimiz sene New York Times’a verdiği röportajda yaptığı, “Enes’e 3 yıllık bir süreç içinde 100 bin dolardan fazla para ödedik” şeklindeki açıklama bu kararın geçmesinde önemli rol oynadı. Kanter’i belirli bir ücret karşılığı profesyonel olarak basketbol oynadığı, dolayısıyla amatörlük ilkesine uygun olmadığı gerekçesiyle NCAA’de izleyemeyeceğiz. Peki, oyuncularının amatörlüğüne bu kadar önem veren NCAA bu “ilkeli” amatör ruh tablosunun neresinde yer alıyor?

Her şeyden önce NCAA deyince, basketboldan Amerikan futboluna birçok sporu kapsayan ve binlerce öğrenciyi şemsiyesi altında bulunduran devasa bir endüstriden söz ettiğimizi belirtmek lazım. NCAA, her ne kadar “kâr amacı gütmeyen kurum” statüsünde yer alsa da aşırı ticarileşmiş ve kitlesel bir endüstri olmanın getirdiklerinden azade değildir. Sadece meşhur “March Madness” (Mart Çılgınlığı) adı verilen ve şampiyonun belirlendiği turnuvanın yıllık televizyon geliri bile 700 milyon doları aşmaktadır. Tarihi, gelenekleri, işlevleri bakımından önemli bir ideolojik yapının parçasıdır ve açıklaması bu yazının sınırlarını aşar ama sistemin yeniden üretilmesi hususunda profesyonel ligler kadar önemli bir yere sahiptir. Sadece “okul ruhu” olarak fetişleştirilen mikro-ideoloji bile başlı başına bir tez konusudur.

Üniversiteler her yıl spor programlarına muazzam miktarda para harcar. NCAA dışı gelirlerin kaynağı, “okul ruhu” gelişkin mezunların bağışlarına ve “merchandizing” satışlarına dayanır. Okul takımının formaları, anahtarlığı, şusu, busu… Birçok kolej programı toplam gelir olarak ülkemizdeki üç büyükleri kıskandıracak bir “merchandizing” kalemine sahiptir.

Enes Kanter’in koçu John Calipari, 2009’da Kentucky ile 8 yıllık bir sözleşme imzaladı. Bu sözleşme karşılığında alacağı ücret: 31.65 milyon dolar. Kimi NBA koçlarını bile kıskandıracak bir rakam. NCAA’de üniversitelerin spor harcamaları muazzamdır çünkü bu harcamalar aslında bir yatırım stratejisidir. Spor takımının sürekli başarısı gelir kalemlerinin önemli bir itkisi olan “okul ruhunu” zinde tutmaya yardımcı olur ve tüm bu ticari ilişkiler üniversiteleri kaçınılmaz olarak kârlarını maksimize edip genişlemeyi amaçlayan şirketlere çevirir. Ernest Mandell, “geç” kapitalizmin tekel kârlarını üniversitelere yatırarak güdülendiğini iddia ederken haksız değildi. Sadece ABD değil tüm dünyadaki üniversitelerin son 30 yılda izlediği seyre bakarsak bunu daha iyi anlayabiliriz.

NCAA şemsiyesi altına girmiş “amatör” bir atletin bütün “lisans hakları” kuruma aittir. Sporcu bunlar üzerinde hiçbir hak iddia edemez. NCAA ise bilgisayar oyunlarından formalara bu oyuncuların sahip oldukları ve ürettikleri her şeyi tepe tepe kullanır. Kurum sadece bu yolla senede 4 milyar dolarlık bir gelir elde eder. Açıkça holdingvari bir işleyişi olduğu halde amatörlük ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu belirten, bununla övünen hatta bundan mistik bir sempati yaratan NCAA, her maç, her turnuva, her sezon kendi gelir kalemlerini devamlı yeniden üreten atletlere bu emekleri karşılığında 1 lira dahi ödemez. Evet, birçoğuna burs verir, üniversitede eğitim görme şansı tanır ve bu kapitalist eğitim ölçütleri içerisinde bir nimet gibi görünebilir. Fakat bu, maddi olarak atletlerin toplamda ürettiği değerin yanına bile yaklaşamayan eşitsizlikte bir mübadeledir.

NCAA şu anki haliyle atletlerin önüne konmuş bir staj dönemi gibidir. Tamamen profesyonelleşmiş, ticari bir ortamda sıkı çalışma, uyum, disiplin, itaat gibi her türlü “profesyonelliği” oyuncularından talep eder ama tek bir şartla: Oyuncuların amatör olarak kalması yani ücret almaması. Elbette bir de sporun “sakatlık” gibi bir gerçeği var. Sakatlıklar amatör/profesyonel ayrımı yapmaz. Bir sporcunun yıpranmasıyla eş değer olarak ortaya çıkma oranı da artar. NCAA’deki yoğun çalışmalarına dizlerini verdiği için profesyonel olma, yani bu işten para kazanma hakkını kaybetmiş yüzlerce “büyük yetenek” var.

Kolej yerine İtalya’da 1 sene profesyonel olarak oynayıp drafta katılan Brandon Jennings örneği sonrası “Ailemi geçindirmek zorundayım. 1 yıl daha para almadan bekleyemem” diyecek atletlerin sayısının artacağına dair korku henüz gerçekleşmedi. Fakat Ed O’Bannon gibi sağlığını ve kariyerini NCAA’de heba etmiş “eski yıldızlar” artık kurumun yarattığı haksız ilişkilere yavaş yavaş başkaldırıyor. 1995 NCAA finalinin unutulmaz ismi UCLA’li O’Bannon bir bilgisayar oyunundaki UCLA’95 takımında kendisinin olduğunu görünce NCAA’e dava açmıştı. Yine California, Maryland gibi okulların öğrencileri, spor bütçeleri yüzünden eğitim harcamalarını düşürdükleri gerekçesiyle geçtiğimiz sene kitlesel protesto eylemleri düzenlediler. Marylandli öğrencilerin hedefinde senede 1.75 milyon dolar kazanan Amerikan Futbolu koçu Ralph Friedgen vardı. Californialılar ise 2.8 milyon dolar karşılığı görev yapan Jeff Tedford’a kızgındı.

NCAA’in kaymağını yediği amatör spor mistisizmi, yaratılan gelirin bir kısmı oyunculara geri verilmedikçe, sakatlanan oyuncuların bursları kesilmedikçe ve okulu bırakıp profesyonel olan oyunculara geri döndüklerinde yine aynı burs ve olanaklar tanınmadığı sürece hikâyeden de öte basit bir reklamcılık hamlesinden ibarettir. Bir holding ne kadar amatörse NCAA de o kadar amatördür.

Monday, November 8, 2010

Spor aracılığıyla 'depolitizasyon' ve Tlatelolco Katliamı


BU YAZI İLK OLARAK HAYAT DERGİSİNİN KASIM SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

"¡No queremos olimpiadas, queremos revolución!" (Olimpiyat değil devrim istiyoruz!)

1968’i yad etmek için çok sebep var. Tarihin en çok konuşulan spor organizasyonlarından Mexico City Yaz Olimpiyatları da onlardan biri. 17 Ekim’de Evrensel Gazetesine yazdığım yazıda Tommie Smith ve John Carlos’un sarsıcı protestosunun öyküsünü anlatmaya çalışmıştım. Madalya törenine ayakkabısız, siyah çoraplarla çıkan ve ABD milli marşı sırasında ‘Kara Panterler’ selamı vererek yumruklarını göğe kaldıran ikilinin bu protestosu kuşkusuz spor tarihinin en politik anlarından biriydi.

1968’de, dünyanın her yerinde ‘sokağın’ politikası gündemi işgal ederken sporun bundan azade kalması beklenemezdi elbette. Oysa spor, 20.yüzyılın başından bu yana kasıtlı olarak apolitikleştirilmiş bir alandır ve yüz milyonlarca ‘tüketicisi’ olan bu alanın ‘gerçekten’ politik hale gelmesi egemenlerin çıkarlarıyla kesinlikle uyuşmaz. Bu iddia ışığında, FIFA’sından IOC’sine kurumsallaşmış, küresel sisteme entegre olmuş tüm spor organizasyonlarının neden “sporla politikayı karıştırmayın” mottosunu vazgeçilmez olarak sahiplendiğini daha iyi anlayabiliriz.

“Post-ideolojik halay başları…”

Günümüzün en büyük ve aynı zamanda en ‘politik’ yalanı politikalar üstü, “post-ideolojik” bir çağda yaşadığımız iddiasıdır. Başbakanından iş adamına, gazetecisinden spor adamına kadar köşe başlarını tutmuş tüm egemenler bu görüşü sıkı sıkıya sahiplenir. Bendenizin “post-ideolojik halay başları” diyerek nitelediği bu güruhun kolektif algılayışımıza gayet başarılı bir şekilde empoze ettiği üzere reel siyasi hegemonya ideal toplumun ta kendisidir. Devrimler çağı kapanmış, ideolojiler ölmüş, komünist hipotez yenilmiştir. Dolayısıyla “ideal toplumun” sözcüsü liberal hegemonyaya karşıt her fikir “çağ dışılık” olarak nitelenebilir. Velhasıl-ı kelam bu aynı zamanda mevcut düzeni yeniden üreten pratiklerin de politik olmadığı iddiasını taşır.

Bu yüzden Marmara Üniversitesi rektörü Zafer Gül’ün “İdeolojik takıntılı akademisyenleri barındırmayacağım” şeklindeki tehdidi “ideolojik takıntılı” sosyalist gruplar dışında kimseyi rahatsız etmez. Bu yüzden her futbol müsabakası öncesi milli marş okunması politik dayatma statüsünde kabul edilmez. Bu yüzden uluslararası spor organizasyonları küresel kapitalizmin en etkili yayılma araçlarından biri haline gelmişken ve her adımında mevcut sistemin tahkimini hedefliyorken aynı zamanda “Barışçıl ve tarafsız Olimpiyat Ruhu” martavalları bize pazarlanmaya devam edilebilir.

Ne de olsa onlar politikalar üstü ve ne de olsa biz post-ideolojik bir devirde yaşıyoruz!

‘Kara Panterler’ ve Tlatelolco

Egemenlere göre spor ve sokağın politikasının niye yan yana gelmemesi gerektiğini kısaca açıklayabildiysek 1968’e ve o tarihi eyleme hatta eylemin de öncesine dönebiliriz. 1968, sadece Avrupa’da değil ABD ve Meksika’da da hareketli bir dönemdi. Şöyle bir iddiada bulunabiliriz: Olimpiyat Komitesi yetkilileri ABD’deki Sivil Haklar Hareketinin turnuvaya olan siyasi etkisinden ne kadar çekiniyorsa Meksika’da şaha kalkan öğrenci ve emekçi hareketinin “aşırılıklarından” 5 kat daha fazla çekiniyordu.

“1968, Mexico City’de bariyerlerin yıkıldığı, öğrencilerin, işçilerin ve kent yoksullarının politik rejime karşı etkili bir muhalefet oluşturduğu bir dönemdi. Öğrenciler sokaklarda, plazalarda, otobüslerde birlikler oluşturuyor, halkı ‘uyandırıyordu’. Her okulda, üniversitede demokratik yöntemlerle işleyen devrimci gruplar örgütlenmişti. Merkezi bir lider yoktu. Bir devrim yaşanmak üzereydi, Che’nin devrimi değil belki ama sistemi içinden dönüştüren, coşkulu, heyecanlı, şiddet içermeyen bir devrim…”


‘Dissent’ dergisinin ülkedeki siyasi havayı böylece tanımladığı bir dönemde Meksika, Başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın yönetiminde işçi sendikalarına ve öğrenci hareketine karşı sert bir tutum takındı ve aynı zamanda da Mexico City’de düzenlenecek olan Olimpiyat Oyunları için tam 150 milyon dolar(bugüne göre 7.5 milyar dolara tekabül eden bir rakam) harcadı.

1968 yazı öğrenci hareketinin, hükümetin artan baskılarına karşı gerçekleştirdiği eylemlerle geçti. Her eylemde hükümetin tavrı daha da sertleşti. 2 Ekim 1968 günü, 10.000 öğrenci, Tlatelolco, Plaza de las Tres Culturas’ın önünde toplandı. Eyleme CNH(Ulusal Grev Konseyi) üyesi olmayan binler de destek verdi. “Olimpiyat Oyunları değil Devrim istiyoruz” sloganları eşliğinde Plaza’yı işgal eden eylemciler, sabaha karşı 5.000 asker, 200 tank, uçaklar ve helikopterlerin müdahalesiyle karşılaştı. Sonuç bir felaketti. Sayısı hala tam olarak bilinmemekle birlikte yüzlerce kişi yaşamını yitirdi, 1345 kişi tutuklandı. Olaylar sonrası medyanın öncülüğünde müthiş bir karşı propaganda başlatıldı ve eylemcilerin güvenlik kuvvetlerine ateş açtığı, müdahalenin bunun üzerine gerçekleştiği iddia edildi(ne kadar tanıdık!). 2000 yılında devlet, kalabalıktan ateş açanların hükümetçe görevlendirilmiş keskin nişancılar olduğunu belgeleyen resmi kayıtları açıklayana kadar bu görüş geçerliliğini korudu.

Katliamın unutturuluşu

Kuşkusuz olimpiyat oyunlarının başlamasından 10 gün önce, koca bir şehrin gözlerinin önünde gerçekleşen bu hadiseyi unutturmak için apolitikliği garanti altına alınmış bir olimpiyat oyunlarının varlığı çok önemliydi. Bu sebeple, Olimpiyat Oyunları Komitesi Başkanı Avery Brundage, turnuva başlamadan bir hafta önce “Oyunlar süresince her türlü politik mesaj ve eylemin sertçe cezalandırılacağı” şeklindeki deklarasyonu yeniden yayınladı.

Nihayetinde önemli bir politik arka planda başlayan turnuva Tlatelolco Katliamının hiçbir şekilde gündeme dahi getirilmediği ve unutturulduğu bir depolitizasyon aracına dönüştürülmüş oldu. Hatta şunu rahatlıkla iddia edebiliriz ki, Tommie Smith ve John Carlos’un önderliğinde ve başka birçok Afro-Amerikalı atletin de destek verdiği çok önemli ama ABD’deki Sivil Haklar Hareketi ile sınırlı olan politik eylemlerin sahnelenmesi Meksikalı otoritelerin işine bile gelmiştir. Çünkü geride çok daha politik, kanlı ve acılı bir eylem, Tlatelolco Katliamı unutulmaya yüz tutuyordu…

Tarihin bu yaprağı, egemenlerin dilinden düşmeyen “spora politika sokmayın” zırıltısının düzen için neden bu kadar önemli olduğunun da bir kanıtıdır. Bir tarafta Tommie Smith ve John Carlos’un başarıyla sonuçlanan eylemi ve ‘68 sonrası Sivil Haklar Hareketi’nin devleti pes ettirerek elde ettiği önemli kazanımlar… Öte yanda öğrenci, işçi ve kent yoksullarının müthiş bir devrimci potansiyel oluşturduğu Meksika’da gerçekleştirilen bir katliam, Olimpiyat Oyunları’nda susturulan ve uyutulan bir halk ve o tarihten itibaren -belki de EZLN’ye kadar- devamlı gerileyen bir devrimci muhalefet…

Dünya yalan söylüyor çünkü Pekin’de, Delhi’de olimpiyatlar için on binlerce insanı evsiz bırakmak politikanın ta kendisidir. Güney Afrika’da Dünya Kupası için “imaj bozucu” yoksulları çitlerle çevrili teneke kentlere hapsetmek politikanın ağa babasıdır. Spor müsabakaları öncesi milli marş okutmak politik bir dayatmadır, Tlatelolco Katliamı politik bir katliamdır ve son olarak Olimpiyatlarından Dünya Kupası’na kapısından içeri politika sokmadığını iddia eden tüm organizasyonlar dibine kadar politiktir.

Slavoj Zizek’le bitireceğim: “Günümüzde –her alanda- post-ideolojik olduğunu iddia edenler esasında ağzına kadar ideolojiye batmış olanlardır.”

Sunday, November 7, 2010

Futbol sahalarındaki milliyetçi kuşatma: Zorunlu İstiklal Marşı

BU YAZI İLK OLARAK 7 KASIM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.



Bir enstantaneyi hatırlatarak başlamak istiyorum. 16 Kasım 2005, Şükrü Saraçoğlu Stadyumundayız. 2006 Dünya Kupası Elemeleri Play-Off Baraj maçında Türkiye, İsviçre ile karşılaşıyor. İsviçre ilk maçı 2-0 kazanmış ve her iki ülke spor çevrelerinde de birbirine karşı düşman bir hava hâkim. Hafta boyunca hem Türkiye hem de İsviçre medyası bu şoven havayı körüklemek için elinden geleni yapmış. Kadıköy’de toprağı sıksanız şüheda fışkıracak. Maç böyle bir atmosferde başlıyor.

Karşılaşma öncesi İstiklal Marşı okunurken kamera Alpay Özalan’ı gösteriyor. Öyle bir okuyuşu var ki sanırsınız yanına Osman Pamukoğlu’nu da verseniz 3 saatte Yunanistan’ı fethedip geri dönecek. “Eyvah” diyorum arkadaşlara “Alpay bu vatan sevgisiyle 5.dakikada kırmızı kart görür.” Maç başlıyor, dakika 1, Alpay penaltı yaptırıyor. Tabii ki arkadaşlar hayırsız ağzıma sövüyor ama ortada hayırsız ağızlı olmaktan daha farklı bir gerçekliğin olduğu da aşikâr.

Spor ve militarizm arasındaki bağlantı ezelidir; Antik Yunan’a kadar dayanır. Platon, sporun oyun ya da eğlence olmaktan öte askeri eğitimler için de kullanılabileceğini yazdığında bölgedeki topluluklar bunun çoktan farkındaydı. Aristo, Politika adlı eserinde Spartalıların çocuklarını yoğun atletik idmanlarla vahşileştirdiğini yazar. Antik dönemden günümüze hâkim sınıflar, sporun bu özelliklerini korumasına özen göstermiştir. Modern dönemde kitleselleşme ve ticarileşme ile birlikte bu nitelikler güçlendirilmiş ve yayılmıştır.

Önce ritüelleşme sonra yasalaşma

Bu açıdan baktığımızda günümüzde sporun ve taraftarlık kurumunun milliyetçilik ve militarizmle bu denli iç içe geçmiş olduğunu görmek şaşırtıcı değil. Hele ki Türkiye gibi bu alanlarda at başı gitmeyi erdem sayan bir ülkede hiç değil. 90’ların başında PKK ile T.C arasındaki sıcak savaşın yükseldiği bir dönemde futbol tribünleri de milliyetçiliğin, Kürt düşmanlığının ve PKK karşıtı eylemlerin önemli odaklarından biri haline gelmişti. Futbol stadyumlarında şoven bir atmosferin hüküm sürdüğü bu yıllarda tribünlerdeki ülkücü grupların ön ayak olmasıyla maçlardan önce İstiklal Marşı okunması gibi bir adet spor kültürümüze kazandırıldı(!) ve bu ritüel 1993/94 sezonunda Fenerbahçe başkanlığı yapan ülkücü Güven Sazak’ın gayretleriyle yasalaştı. O tarihten bu yana her futbol müsabakası öncesi İstiklal Marşı ile terbiye ediliyoruz.

Bu uygulama Türk icadı olmasa da bize benzer toplumsal yapılara ait bir uygulamadır diyebiliriz. Örneğin ABD’de maçlardan önce milli marş okuma uygulaması Vietnam Savaşı döneminde ortaya çıkmıştır. Marksist düşünür Harry Cleaver’a göre bu uygulama devletin sporu politik koşullama aracı olarak kullanmasının önemli örneklerinden biridir. ABD’de halen büyük spor organizasyonları öncesi milli marşın okunması ya da basketbol karşılaşmalarının ulusal kanalda Marine Corps.(Denizcilik Kuvvetleri) sponsorluğunda yayınlanıyor olması şaşırtıcı değil. 2000’li yılların tamamını Ortadoğu’yu işgal etmekle geçirmiş bir ülkeden bahsediyoruz. Bunca savaşı halka kabul ettirmek için gündelik hayatta bunu normalleştirecek araçlara ihtiyaç var. Yanlış ellerdeki spor, bunun için biçilmiş kaftandır.

Ülkemize ve zorunlu İstiklal Marşı uygulamasına dönecek olursak bu ritüel öylesine kanıksanmıştır ki spor yazarları yabancı kökenli futbolcuların Türk olabilmesi kriterlerini sayarken bunu koşul olarak öne sürebilir. Örnek, Uğur Meleke’nin Bobo hakkında yazdığı yazı :
“Türkçe öğrenen, İstiklâl Marşı’nı milli takım arkadaşlarıyla birlikte okuyan, Atatürk Türkiye’sini araştıran/bilen, hayatının geri kalanında bu ülkeye hizmet etmeyi düşünen bir Bobo, o yasadan faydalanmayı bence hak eder...”
Garip değil mi? Maalesef artık değil.

Kulüplerarası lig maçlarından önce okutulan İstiklal Marşı tamamen politik, milliyetçi bir dayatmadır. Sistemin toplumdaki milliyetçiliği yeniden üretme araçlarından biridir ve spor sahalarından kazınması gereklidir. Gelin görün ki Meleke örneğinde de görüldüğü gibi İstiklal Marşı ile sisteme entegre olmak arasında önemli bir bağ kurulmuştur ve bu anlayışı yıkmak kolay değil. Her şeyden önce bunu yıkmak için mücadele edenler hiç alakaları olmadığı halde garip ithamlarla suçlanabilir, saldırıya uğrayabilir.

Milliyetçi kuşatmanın kırılması

Son dönemde toplumsal meselelere ilgili, sol tandanslı taraftar gruplarının tribünlerde boy gösterdiğini görüyoruz. UPS işçilerine, Tekel işçilerine, Türkan Abla’ya, Seyrantepe inşaatında can veren işçilerimize destek veren bu taraftar grupları tribünlere hâkim olan milliyetçi yapılardan çok farklı. Halihazırda tribüne egemen olan taraftar profili egemen sınıfın fedaisidir. Eylemleri ve taşkınlıkları kimi zaman ayıplanır gibi görünse de milliyetçiliği, cinsiyetçiliği ve sporun ticarileşmesini kolaylaştıran güdümlü fanatizmiyle aslında şeref tribününde oturan takım elbiseli kodamanların gündelik işlerini gören basit bir araçtır. Stadyumda alemin kralı gibi gözükür halbuki şeref tribününün oyuncağıdır, onların çıkarlarını ve değerlerini yüceltip durur.

Oysa tribünlerimizde yeni yeni görmeye başladığımız bu grupların eylemleri de çıkarları da şeref tribününe terstir. O yüzden bu gruplar “karşı-hegemonik” olma potansiyeline sahip yegâne topluluklardır. Bu yazıyla tribünlerimizdeki sol tandanslı gruplara zorunlu İstiklal Marşı dayatmasına karşı eylem yapmaları çağrısında bulunmak isterdim ama malum “vatandaşın elinde imkân varsa o da karşı koyacaktır” diyen bir başbakanın ülkesinde yaşıyoruz. Linç kültürü her yerimize sinmiş. Üstelik bizzat devletçe de aklanıyor. Muhtemeldir ki böyle bir eyleme kalkan grup oracıkta un ufak edilir. Bir sonraki gün de mağdur oldukları halde bölücü, hain vs. olarak aforoza uğrar.

O yüzden kimseye çağrıda bulunamıyorum. Sadece spor karşılaşmalarını kafadan milliyetçi bir yeniden üretim sahnesine dönüştüren bu dayatmanın kaldırılması için gösterilen bireysel çabalara bir yenisini eklemekle yetineceğim: Futbol maçları öncesi İstiklal Marşı dayatmasına hayır!

Sunday, October 31, 2010

Iverson’ın hâlâ bir cevabı var mı?


BU YAZI İLK OLARAK 31 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


“Michael Jordan benim için bir kahraman değil. Benim kahramanlarım hiçbir zaman takım elbise giymedi.”


Basketbolda yeni sezon başladı ve bu yazı yazılırken Beşiktaş, yukarıdaki sözlerin sahibini renklerine bağlamak üzereydi. 35 yaşındaki (eski) süperstar Allen Iverson son anda bir değişiklik olmazsa siyah-beyazlı formayı giyecek. Beşiktaşlı ya da değil Iverson önemli bir adam. Crossoverları ile Jordan’ın dahi başını döndürdüğü günler artık çok uzakta. Yine de “Cevap” lakaplı oyuncunun uzun süredir serbest düşüşte olan kariyeri ve karakterine dair yapılan eleştirilere karşı küçük bir itirazı olabilir.

Kendisine hala “Vahşi Çocuk” diye seslenen efsanevi Georgetownlı John Thompson’ın koçluğunda şaşaalı bir kolej kariyeri geçiren Iverson, 1996 yılında tarihte 1 numara seçilen en “ufak adam” titriyle NBA’e adım attığında lig hala Michael Jordan ve onun temsil ettiği değerlerin tahakkümü altındaydı. Iverson topyekûn halde varlığı ve tavırları ile Jordan önderliğinde “beyazlaşan” bu suretle düzene ayak uyduran ve toplumun kazananlarına(winner) dönüşen yeni dönem Afro-Amerikalı “rol modellere” karşı farklı bir akımın temsilcisi haline geldi.

Elbette Iverson’ın çıkışı, ülkede geniş bir nüfuza sahip olan hip-hop kültürünün de nihayet kendisine spor sayfalarının manşetlerinde yer bulabilmesi anlamına geliyordu. ABD’deki tüm politik ve toplumsal hayatı etkileyen Sivil Haklar Hareketi’nin kazanımları sonrası çoklukla yoz bir harsın yüceltilmesiyle Afro-Amerikalılar arasında kendine önemli bir yer edinen hip-hop kültürü toplumu etkilemeye başlayalı çok olmuştu. Fakat akım, NBA’in David Stern ve “Be Like Mike-Mike gibi ol” dönemi süresince kendine spor alanında önemli bir yer edinmeyi başaramadı. Geçer akçe, Michael Jordan’ın temsil ettiği; rekabetçiliğin, sıkı çalışmanın ve disiplinin yüceltildiği mikro-ideolojiydi.

AI, Jordan’a karşı

“Profesyonel sporlar, toplumumuzda 2 önemli rol oynamaktadır. Birincisi, disiplin, sıkı çalışma ve milliyetçilik gibi “değerlerin” yeniden üretimi, ikincisi ise ABD’nin para kaynağı “sağmal ineklerin” medyatik temsili. Michael Jordan gibi atletler ticari değerleri ve kârı kırmızı, beyaz ve maviden(ABD bayrağı) oluşan gülümseyen bir paket içerisinde bize sunar…”


Marksist spor yazarı Dave Zirin bu pasajda dönemin-ve aslında her dönemin- karakteristiğini başarılı bir şekilde tasvir ediyor. Fakat David Stern ve NBA’in ticari ortaklarının Jordan markası altında kişileştirdiği bu mikro-ideolojiye ters söylemlerle ortaya çıkan Allen Iverson’ın da kendi içinde muhalif olsa da kısa sürede piyasaya, “düzene” ayak uydurduğunu gözden kaçırmamak lazım(zaten onun derdi piyasa ile değildi). Aslında Iverson’ın isyanı da ehlileşmesi de bilinçli süreçler olmaktan uzaktı. Sporcunun temsil ettiği değerler metalaştırıldıkça tehlikeli olma özelliğini de yitirdi. Allen Iverson’ın dövmeleri, statükoya meydan okuyan hâl ve tavırları “devrimci”, “kontra-hegemonik” bir söylem içeremediği için kitleselleştiği ölçüde NBA’in pazarlama araçlarından biri haline geldi.

Öyle ki Allen Iverson’ın, David Stern’ün ırkçı olduğu kadar sosyal-ırkçı bir altyapısı bulunan kıyafet zorunluluğuna(NBA oyuncularının tüm maçlara takım elbiseyle gelmesi zorunluluğu) karşı muhalif bir konuşma yaparken söylediği “Japonya’ya gittim ve orada hiçbir hayranımı takım elbise giyerken görmedim. Herkes benim gibi giyiniyordu” sözleri onun kültürel önemini ve bir meta olarak etki alanını da özetliyor aslında. Yine de AI’ın varlığı ve muhalif duruşu önemliydi. Çünkü aynı cümlenin öncesinde şöyle muazzam bir eleştiri de vardı:
“Bir insanın smokin giyiyor olması onun iyi, başarılı, toplum için yararlı olduğu anlamlarına gelmez. Bu çocuklara iyi örnek olmak falan değildir tam tersine onlara, ‘Hey, eğer takım elbisen yoksa bir şeyleri yanlış yapıyorsun’ mesajı verir ve bu ülkede iyi bir insan olmasına rağmen smokin giyemeyecek olan milyonlar var…”


Zaman değişti, “Cevap” ehlileşti

Zaman değişti, köprünün altından çok sular aktı ve Iverson da popülaritesini kısmen yitirdi. Lig artık Jordan’ın karbon kopyası olan, her kelimesinde kazanmanın, rekabetçiliğin ve sıkı çalışmanın önemini vurgulayan Kobe Bryant’ın, en büyük amacını milyarder olmak olarak açıklayan LeBron James’in, son dönemde “hain” rolüne sokulan LeBron’un tam karşıtı olarak pazarlanan yeni altın çocuk, çalışkan, uyumlu, olgun Kevin Durant’in ligi. Allen Iverson bile 2-3 sene önce geçmişteki davranışlarını onaylamadığını belirten açıklamalarda bulunmuştu. Buna rağmen hâlâ hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip.

Senelerdir tepetaklak giden kariyerine rağmen bu durumu açıklayacak bir cevap var. Allen Iverson, tüm bu medyatik karakterlerin arasında yoz bile olsa sokağın kültürünü, derdini, dürüst bir şekilde ve sponsorların tamamen himayesi altına girmeden yansıtabilmiş bir adamdı. Sadece sahada değil yaşamın ta kendisinde yolunu bulmaya çalışan ama hiçbir zaman bir Michael Jordan olamayacak milyonlarca gence gerçek hayata dair bir cevap verebilmeyi başarıyordu. Kişisel olarak söyleyecek olursam, bir basketbolcu olarak Allen Iverson’ın oyununa hiçbir zaman hayran olmamışımdır. Fakat tüm bu sirkin ortasında kurulu şirket robotlarına dönüşmüş atletlerden farklı bir dil ve tavır geliştirmiş olması ona büyük saygı duymamı sağlıyordu.

Esasında tüm bu yazıya eşlik edecek bir şarkı var. Public Enemy’den He Got Game… Bulabilirseniz dinlemenizi isterim. Ne diyordu orada Chuck D:
“Ekranların kontrolündeki iblislerin arasında, tüm bu gördüklerimin ne anlamı var? 1 milyon vatandaştan biri muhalif olsun! O çok yetenekli, bu çok yetenekli, şu çok yetenekli! Oyun zevkli olabilir, bir anlamı da olabilir ama lanet olsun ona! Eğer hiçbir şey söylemiyorsa…”


Bir şeyler söyle bize Allen Iverson, eskiden olduğu gibi…

Sunday, October 24, 2010

Bir Galatasaraylının gözünden Kadıköy özeti


BU YAZI İLK OLARAK 24 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

İlkler illa güzeldir midir bilmem ama unutulmaz olduğu kesin. -Bu “ergen gerisi sefil” klişesiyle yazıya başladığıma ben de şaşırdım ama idare ediveriniz- 22 Nisan 1992, izlediğim ya da en azından anımsadığım ilk futbol maçının tarihi. Yer: Kadıköy Fenerbahçe Stadı. Sarı-lacivert çubuklu, klasik formasıyla Fenerbahçe, o sezona has, kırmızı tonların hakim olduğu ‘ADEC’ reklamlı garip üst-başıyla Galatasaray’a karşı tarihin kim bilir kaç yüzüncü sınavını vermekte…

O gün, 1.sınıf talebesi halimle izlediğim ilk Fenerbahçe-Galatasaray maçının önümüzdeki 20 yıldaki derbilerin handiyse özeti olma özelliği taşıdığını bilmiyordum tabii. Daha çok ben niye 5 gol atan takımı değil de yiyeni tutuyorum psikolojisi içerisindeydim. Taraftarlığı tetikleyen psikolojik ve sosyal etmenler bu yazının ilgi alanına girmediği için lafı uzatmadan 18 yıl önceki maça geri dönüyorum.

Kadıköy’deki her Galatasaray karşılaşmasında olduğu gibi Fenerbahçe maça fırtına gibi girdi. 9.dakikada Aykut Kocaman sol açıktan driplinge kalktı ki İsmail Demiriz pozisyon avantajını kullanarak araya girdi. Tam atak başlamadan bitti derken İsmail, kaleci Hayrettin’e doğru kısa düşen bir geri pası verdi. “Kurt” Aykut, bu hatayı iyi değerlendirdi. Topu kaptı, ceza sahasına girdi ve açıyı kapatmak için bacakları 5 karış açık öne doğru çıkan şaşkın Hayrettin’i klas bir plaseyle avladı. Hayrettin’e kalan boğaz gibi açtığı bacaklarını hızla kapatmak isterken kaba etinin üstüne düşüvermek ve topun ağlara gidişini o komik haliyle izlemekti. Önümüzdeki 20 yılda Kadıköy’de yediğimiz birçok golü “Hayrettin çaresizliği” ile izleyecektik…

Gol sonrası Galatasaray, örneğine birçok kez şahit olduğumuz üzere “Kadıköy paniğine” kapıldı. Sert fauller, gereksiz gözü peklikte bir hücum futbolu, defansı 40-50 metreye çıkarmalar, anlamsız bir acelecilik. Tüm bunlar hataları beraberinde getirdi ve orta sahada kaptırılan bir top sonrası Oğuz savunmanın gerisine derinlemesine bir pas attı. Aykut, topu 35 metre sürüp kaleciyle karşı karşıya kaldığında Galatasaray savunması o kadar gerilerdeydi ki sağdan gelen Tanju’ya pas verme lüksü hala mevcuttu. Aykut pasını bıraktı, Tanju boş kaleye yuvarladı. Kadıköy’de Fenerbahçe üstünlüğünü perçinlerken bize de “derbide böyle gol mü yenir yahu” demek düştü. Galatasaraylılar olarak bu sözü önümüzdeki 20 sene boyunca sıkça tekrarlayacaktık…

İkinci yarı başlarken ufaktan beslediğimiz umutlar 46.dakikada Fenerbahçe’nin Oğuz-Rıdvan-Aykut işbirliği sonucu güle oynaya attığı bir golle sönerken Fenerbahçe tribünleri İbrahim Tatlıses’in apolitikleştirerek yeniden yorumladığı(ya da içine ettiği diyelim) Şivan Perwer türküsü ‘Cane Cane’ ile rakibi kızdırıyordu. Yıllar ilerledikçe bu tezahüratın yerini “İşte böyle, her sene böyle” aldı…

Galatasaray, nasıl olduysa 3.gol sonrası oyundaki üstünlüğü ele geçirdi ve 52 ile 58. dakikalarda Erdal Keser’in ayağından gelen gollerle farkı bire indirdi. Böylesi bir geri dönüş herkesin aklına 88/89 sezonunda Fenerbahçe’ye 3-0’dan 4-3 kaybedilen o tarihi maçı hatırlattı ve “Neden olmasın” dedirtti. Fakat henüz haberimiz olmasa da “hevesin kursakta kalması” da önümüzdeki 20 yıl boyunca Kadıköy’de sıkça yaşayacağımız bir halet-i ruhiyeydi.

İki güzel golün ardından 80.dakikada bu kez Gerson-Oğuz-Tanju işbirliği nefis bir gol üretti ve Galatasaray adına son 20 yılın klasiklerinden olan “Kadıköy saha içi kavgaları”, “Kadıköy’de sinirlere hakim olamama”, “Kadıköy’de kırmızı kart görmezse rahat uyuyamama” başlıklı kronik alışkanlıklar baş gösterdi. 84.dakikada Rıdvan’ın düşürülmesi sonrası çalınan penaltı kararına Hayrettin’in verdiği aşırı tepki biraz da çaresizliğin yarattığı sinirdendi. “Rıdvan’ı bitirecektim” gibi garip bir Hayrettin Demirbaş demeciyle tarihe kazınan o anı yaratan psikolojik dürtü 20 yıl boyunca Galatasaray’ın Kadıköy’de göreceği onlarca kırmızı kartın müsebbibiydi. 86’da Rıdvan, Tanju’ya muhteşem bir gol attırdı ve gol perdesini kapattı. Bu farklı Kadıköy mağlubiyetlerinden önümüzdeki 20 senede bolca göreceğimizi de o sırada tahmin etmiyorduk…

Son dakikalarda Kosecki’nin gördüğü kırmızı kart ve sonrasında hakeme karşı denediği saldırı girişimleri akla Hasan Şaş’ı mı getirdi, Bülent Korkmaz’ı mı, Hagi’yi mi, Emre’yi mi Arda’yı mı siz karar verin ama 18 yıl sonra-hadi yuvarlak hesap 20 diyelim- geri dönüp baktığımda 1991/92 sezonu, 22 Nisanı’nda oynanan ve Fenerbahçe’nin 5-2 kazandığı bu maç bana hep Kadıköy’de son 20 yılın özeti gibi gelmiştir.

Bakalım göreve yeni başlayan Hagi-Tugay ikilisi bu makus talihi değiştirebilecek mi…

Sunday, October 17, 2010

Üç kişiydiler...



BU YAZI İLK OLARAK 17 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

16 Ekim 1968…

42 yıl önce dün, ikisi başrolde 3 sporcu, spor tarihinin en politik, en etkili eylemlerinden birine imza attı. 1968 Mexico City Olimpiyatlarında podyuma çıkan ABD’li atletlerden şampiyon Tommie Smith ve bronz madalyalı John Carlos eylemin baş aktörleriydi. “Siyah Gücü”nü simgeleyen yumrukları havada, sömürgeci-köleci emperyalizmin günahlarına karşı zalimin utancını yüklenmenin mağrurluğuyla başları önde, Amerikalıların “yıldızlarla süslü sancağımız” diyerek fetişleştirdikleri bayraklarını ve marşlarını unutulmayacak bir şekilde protesto ettiler.

Eylemin üçüncü adamı, gümüş madalyanın sahibi Avustralyalı Peter Norman da cesur bir kararla hem eyleme fikri destek vermiş hem de turnuva öncesi siyahi atletlerin oyunları boykot etmesi gerektiğini savunan “İnsan Hakları için Olimpiyat Projesi” oluşumunun çıkartmasını taşımıştı.

TARİHİ EYLEM VE YANKILARI

Sporcuların bu tarihi protestosu her önemli, cesur eylem gibi “güdümlü kitleler” yani tribündekiler, “akil adamlar” yani statükocu bürokratlar, ana akım medya ve meslektaşları tarafından tepkiyle karşılandı. Islıklar ve yuhlar eşliğinde podyumu terk ettiler. 1936 Berlin Olimpiyatlarındaki Nazi selamlarına karşı ağzını açmayan dönemin olimpiyat komitesi başkanı Avery Brundage, “Siyah Gücü Selamını” Olimpiyat Oyunlarının barışçıl, “politikalar üstü”(!) yapısına karşı bir müdahale olarak yorumlayarak kınadı. Smith ve Carlos, Brundage’in talimatıyla anında Amerikan Olimpiyat takımından kovuldular ve Olimpiyat Köyünden de ayrılmaya zorlandılar. Brundage, eylemcilerin Amerikan ulusunu utanca boğduğunu iddia ediyordu. Geçmişinde ’36 Berlin Olimpiyatları sırasında Yahudileri spor kafilesinden dışlamak gibi Nazici eylemler olan bir “baron” için cesur bir iddia doğrusu.

ABD’nin ana akım medyası da olaya “gerekli” tepkiyi göstermekte gecikmedi. Dünyaca ünlü “Time” dergisi Smith ve Carlos’un cesur eylemini “huysuzluk” olarak tanımladı ve bunun barışa zarar verdiğine hükmetti. Onlara göre, günümüzde spor tarihin en etkili ve görkemli direnişlerinden biri olarak yad edilen bu eylem, Olimpiyat Tarihine kara harflerle yazılmış nahoş bir “huysuzluktan” ibaretti. Protesto, etkili ama “dar kafalı” idi. Sovyet, Kübalı, Doğu Alman Komünistler bile ABD bayrağına ve milli marşına “gereken” saygıyı gösterirken “Amerikan ekmeği yiyen” bu heyecanlı gençlerin yaptığının sözlük karşılığı “hainlikti”. Üstelik “olimpiyat ruhunun” ne olduğunu kavramış birçok Afro-Amerikalı sporcu da Smith ve Carlos’a karşı çıkıyordu. İşte, 110 metre engelli şampiyonu Willie Davenport da “Ben buraya altın madalya kazanmaya geldim, ‘Siyah Gücü’ hakkında konuşmaya değil…” diyerek doğru tavrın nasıl olması gerektiğini göstermişti. Anlayacağınız oluşturulmaya çalışılan siyasi hava, suçlamalar, nitelemeler, iddialar o kadar tanıdıktı ki…

Zamanla, Time’ın “Daha Kızgın, daha edepsiz, daha çirkin” diyerek nitelediği, küçümsediği, mahkûm ettiği bu eylemin haklılığı sadece halk nezdinde değil devletçe de kabul edildi. “Sivil Haklar Hareketi” 70’lerden itibaren Afrikalı Amerikalıların öncülüğünde sonuç vermeye başladı ve nihayet Tommie Smith ve John Carlos da “iade-i itibardan”(ne çirkin bir sözcüktür) nasibini aldı. 42 yıl sonra dönüp baktığımızda dönemin “akil adamlarının” ve medyanın söylemlerinin ne kadar gerici olduğunu daha iyi görüyoruz.

O “KABA” YUMRUĞUN ANLATTIKLARI

Tommie Smith ve John Carlos, 16 Ekim 1968 tarihinde podyuma “açlığı ve yoksulluğu” sembolize eden ayakkabısız, sade siyah çoraplarıyla çıktılar. Smith, boynuna “Siyah Gururunu” temsil eden kara bir kaşkol dolamıştı. Carlos, ülkesindeki bütün mavi yakalı işçilerle dayanıştığını işaret etmek için eşofmanının üst fermuarını açık bırakarak üzerinde “köle yollarında, gemilerde öldürülen, işkence edilen, aç bırakılan ve kimsenin cesetlerine rahmet dahi okumadığı atalarımız için…” yazan bir kolye takmıştı.

Tommie Smith geleneksel “Kara Panterler” selamına uygun olarak sağ yumruğunu cesurca kaldırmıştı göğe. John Carlos, sol yumruğunu kaldırmak zorundaydı çünkü podyuma çıktığında eldivenini unuttuğunu fark ederek Smith’in sol eldivenini ödünç almıştı. Bu ani alınmış fikri öneren de sahnenin üçüncü ismi, hep “podyumdaki diğer adam” olarak anılan Avustralyalı Peter Norman’dı. “Diğer adamdı” belki ama o da elinden gelen tüm desteği vermiş ve bedelini de ödemişti. Ülkesinde büyük eleştirilere maruz kalan Norman, 1972 Münih Olimpiyatlarına kalifiye olmasına rağmen götürülmedi. Olaydan tam 40 yıl sonra, tarihi protestoyu anlatan, yeğeni Matt Norman tarafından çekilmiş “Salute” yani “Selam” adlı filmi izlemenizi öneririm.

Sola dair değerlerin, simgelerin ilginç bir taarruz altında olduğu günümüzde Smith ve Carlos’un mücadeleyi, direnişi simgeleyen gururlu yumrukları çağdaşlarımız tarafından “kaba” olarak nitelenir miydi bilemiyorum. Fakat şurası kesin ki Tommie Smith, John Carlos ve Peter Norman 16 Ekim 1968’de tüm tepkilere rağmen cesurca savurdukları yumruklarıyla egemenlere ve onların çıkarlarının savunucularına unutamayacakları bir ders verdiler ve 42 yıl sonra biz ABD’deki Sivil Haklar Hareketinde önemli bir yeri olan bu eylemi hâlâ büyük bir saygıyla anıyoruz. Yumruğun kendilerine sallandığını fark edenler yani egemenler, Brundage ve ABD medyasının gerici tutumları ise bir ibret sayfası olarak duruyor tarih kitaplarında.

Geçtiğimiz hafta açıklandığı üzere Tommie Smith, altın madalyasını açık arttırmada satma kararı aldı. Smith ve Carlos’un asıl zaferi hiçbir zaman bu madalyalar olmadığı için bunun pek de bir önemi yok. 42.yılında o 3 kişiye selam olsun!

Sunday, October 10, 2010

"Mesut Raus"* yetmedi...


BU YAZI İLK OLARAK 10 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.



İmran Ayata’nın aktardığı bir anekdottur. Doksanların başında Almanya’da, bir grup, PKK bayrakları ve Öcalan posterleri açarak bir nevi tribün eylemi gerçekleştirir. Durum stadyumdaki Türklerin hoşuna gitmez ve hep Almanlardan duydukları o meşum slogan Kürtlere uyarlanarak her zaman kendi belalıları olan polis göreve çağrılır: “Kürten raus, Kürten raus…” Yani Kürtler dışarı…
Hatırlarsınız, Dünya Kupası döneminde Mesut Özil’in Türk mü, Kürt mü olduğu gibi tartışmalar medyada kendisine geniş yer bulmuştu. Benim zerre kadar umurumda olmasa da belirtmek gerek ki Mesut Özil, Karadenizli bir Türk. Resmi twitter hesabı üzerinden de yazdığı gibi: “Karadenizli bir Türk’üm fakat anlamadığım şey şu: Kürt olsam ne fark edecek?”

İlk yarı: Edilgen Türkiye, tutuk Mesut

“Yeterince Türk” olmamak bu topraklarda bayağı şey fark ettiriyor be Mesutçuğum! Bu yüzden Berlin Olimpiyat Stadında topu ayağına her alışında maruz kaldığı ıslıklar aklıma İmran Ayata’nın aktardığı “Kürten Raus” hikâyesini getirdi. Esasında Mesut Özil’e karşı medya eliyle oluşturulan ve hafta boyu devam eden milliyetçi baskının tribündeki bu ıslıklı yansıması Türkiye milli takımının Almanya’ya karşı uygulayabildiği tek “etkili” taktikti desek hiç de abartmış olmayız.

Zira Guus Hiddink’in sahaya sürdüğü takım edilgen bir taktiğe bürünmeye mahkûmdu ve nitekim öyle de oldu. İki aynı tipte, ağır, top tekniği zayıf stoper, Servet Çetin ve Ömer Erdoğan’ın tandemi oluşturması takımın oyunu ileride kurmasını imkansız kıldı. Sol bekte Sabri ve önünde Hamit Altıntop’un varlığı sol kanadın kullanılma olanaklarını neredeyse sıfırlarken göbekte de Aurelio-Nuri-Emre üçlüsünün dripling özelliği olmayan oyuncular olması atak varyasyonlarını kısıtladı. Stoperler ileri çıkamadığı için ilk 5 dakika dışında önde de baskı yapamayan bu tek yönlü orta saha geriye çekildikçe santrfor Halil Altıntop’la aralarında olan fasıla iyice arttı ve ileride yalnız kalan Halil etkisiz elemana dönüştü. Aurelio’nun sakatlığı talihsiz bir gelişme olsa da oyunun gidişatını değiştirme adına bir potansiyel taşıyordu. Hiddink doğru bir hamleyle oyuna bir hücumcuyu, Tuncay Şanlı’yı soktu. Lakin görüldü ki Tuncay Şanlı’nın form durumu böylesi üst düzey bir maçı kaldıracak seviyede değildi…

İlk yarıdaki bu edilgen ve defansif görüntüye rağmen Almanya’nın da gole kadar fazla etkili olamadığını gördük. Bunda takımın çekirdeğini oluşturan
Bavyeralıgillerin(Lahm, Müller, Kroos, Klose) formsuzluğu, Schweinsteiger’in yokluğu ve elbette Mesut Özil’in tutukluğu başrolleri paylaştı. Hafta boyu hakkında çıkan haberlerden, basın toplantılarında maruz kaldığı aptalca sorulardan ve tribündeki ıslıklardan-hani o yazının başında da bahsettiğim “Mesut raus” havasından-belli ki etkilenmişti Almanya’nın genç maestrosu...

Gol sonrası Mesut ve Almanya’nın hâkimiyeti

Profesyonellik her zaman için bir yere kadar, hep bunu savunurum. Sahaya 11 robot değil 11 insan çıkıyor. Endüstriyel spor yani profesyonelce icra edilen rekabetçi kitle sporları her ne kadar insanı eylemine ve benliğine yabancılaştırmada başarılı bir uğraş olsa da, o kadar da değil artık! Mesut ilk 60 dakika boyunca alışılmadık bir biçimde tedirgindi. Her zaman rahatça verdiği, kendisi için çıtır çerez olan pasları veremedi, tek top yapmakta zorlandı, kimi zaman topu ayağında çok oyaladı ve tek bir dripling dahi yapamadı. Belli ki Türkiye, sahadaki oyunuyla olmasa da milliyetçi medyası ve ıslıkçı tribünleriyle Mesut’u olumsuz etkilemeyi başarmıştı.

Sadece Almanya’nın atabileceği ve sadece Türkiye’nin yiyebileceği goller olduğuna dair metafizik bir tespitim var. Galiba 42.dakikada yaşanan da buydu ve Almanya Klose’nin golüyle 1-0 öne geçti. Türkiye, ikinci yarının ilk 10-15 dakikasında biraz daha ofansif oynamaya çalıştıysa da stoperlerinden, orta saha oyuncularına kadar oyunu sıkıştıracak, sahayı daraltacak nitelikte bir oyuncu kadrosuna sahip olmaması geride devasa boşluklar bırakmasına yol açtı ve bu durum Almanya’nın, özellikle de Mesut’un ekmeğine yağ sürdü.

Özil öyle hızlı, delişmen, atletik yetenekleriyle öne çıkan bir oyuncu olmamasına rağmen zekâsı, saha görüşü, bencil olmayışı ve tekniği sayesinde geniş alanı mükemmel kullanan bir isim. Türkiye’nin oyun disiplini ve dengesini kaybettiği 60.dakikadan sonra da bu özellikleriyle oyuna nasıl hükmettiğini hep beraber izledik. 79.dakikada attığı golle ikinci yarıdaki performansını taçlandırdı ve kendisi sevinemese de futbola şovenizm gözlüğünden bakmayan herkesi sevindirmeyi başardı.

Islığın iflası, “Auf wiedersehen…”

Mesut Özil, böyle bir zorunluluğu olmadığı halde harika bir sınav verdi. “Milliyetçilik” kozunu kullanan ve yayan medya ise sınıfta kaldı. Kimi basın organlarının “Hain evlat Mesut’a karşı parayı, şöhreti değil vatanını seçen Hamit, Nuri, Halil” edebiyatı yapması en hafif tabirle yavandı. “Milli marşı okuyacak mı”, “milli marş okunurken ne yapacak” gibi tuzak sorular maksatlı ve çirkindi.(İçimden keşke Mesut, milli marşlar okunurken Herne Peş söylese de şunları iyice ifrit etse diye geçirmedim de değil laf aramızda…)

Milli maçlara dair olan görüşlerimi bu köşeyi takip edenler biliyor. Bilmeyenler için “aramız limoni” diyeyim, kısa ve usturuplu olsun. Bu maçı da Mesutsporlu olarak izledim ve desteklediğim Mesut’un başarılı performansı sayesinde keyifli bir futbol akşamı yaşadım. Almanlar maç boyu “kendi çocuklarını” ıslıklayan Türkiye tribünlerini alaycı bir dille “Auf wiedersehen” yani “görüşmek üzere” diye uğurlarken bu aynı zamanda “Mesut Raus” politikasının kaderinin de “Kürten Raus”tan farksız olduğunu tescilliyordu…

*Mesut Dışarı (Alm.)

Sunday, October 3, 2010

Commonwealth Oyunları pislik içinde başlıyor



BU YAZI İLK OLARAK 3 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Commonwealth Oyunları bugün Delhi’de başlıyor. Kentte şu aralar “talihli” bir katchi abadi (gecekonducu) sayılmak için başınızı sokacak bir barakanızın olması yeterli. Ya da günde 3 dolara çalıştığınız stadyum inşaatlarında hâlâ can vermediyseniz ve hatta 4 yaşındaki oğlunuzu da günde 1 dolara kendinize meslektaş edebildiyseniz yatıp kalkıp halinize dua edebilirsiniz.

Çok mu iddialı konuştum? Dahası var, resmi rakamlara göre nüfusu 19 milyon olan Delhi’de en az 10 milyon gecekondu sakini yaşıyor ve kente her yıl göç eden 500 bin kişiden 400 bini soluğu gecekondu mahallelerinde alıyor. Bayağı kalabalık ve gittikçe de artan bir nüfustan söz ediyoruz anlayacağınız.

22 Ağustos’ta bu köşede yazdığım “Delhi 2010: Spor, spor endüstrisinin neresinde?” başlıklı yazıda tüm dünyada konuşulmakta olan ve Commonwealth 2010’un defolu yanlarını -bu noktada “Defolu olmayan bir yanı var mı?” iyi bir sorudur- faş eden gerçekleri sizlerle paylaşmıştım. O günden itibaren işler daha da kötüye gitti. İnşaatlarda yaşamını yitiren işçi sayısı 70’den 100’e yükseldi örneğin.

ŞİKAYETİ BIRAKIP EĞLENMENİN ZAMANI MI?

23 Eylül günü, “Modern Hindistan’ın mimarı” olarak anılan Cevahir Lal Nehru’nun ismini taşıyan yeni stadyumun inşasında 1 gün içinde 2. ölümcül kaza gerçekleştiğinde Batı medyasının bütün ağababaları (CNN, BBC vs.) kameralarını ülkeye doğru yöneltti. Ne de olsa kendilerine önemli bir organizasyonu düzenleme görevi verilmişti ve “sirki” tehlikeye atacak hiçbir beceriksizlik kabul edilemezdi.

Konuyu yakından takip ediyorum. Haliyle o 2-3 günlük süreç içerisinde yaratılan “Oyunlar tehlikede”, “Bu stadyum size hazırmış gibi gözüküyor mu”, “Hindistan bu işi beceremeyecek” temalı haberlerin sadece bir gözdağından ve kürek mahkumuna vurulan “kamçı”dan ibaret olduğunu anlamam kolay oldu.

Son birkaç günde yani artık geri dönüşün mümkün olmadığı günlerde servise konulan haberleri de buna göre okumak doğru olacaktır. Aslında İngiliz gazetesi Guardian, takınmamız gereken tavrı bizim için özetlemiş: “Artık şikayet etmeyi bırakıp eğlenmenin zamanı.”

4 YAŞINDAKİ ÇOCUK İŞÇİLER…

Tabii, eğlenelim, fotoğraflarla kayıt altına alındığı üzere 4 yaşındaki çocukların dahi gasbedilmiş emeklerinin üzerinde yükselen bu Babil kepazeliğinde eğlenmenize bakın siz! İnsan kaçakçılığı konusunda uzman araştırmacılardan, “Seks İşçiliği: Modern Kölelik Endüstrisinin İçinden” isimli kitabıyla tanınan Siddharth Kara’nın bölgede yaptığı çalışmalarda sadece birkaç günde 32 “zorla istihdam” ve 14 “çocuk işçiliği” vakası belgelendi. Kara’nın sözleriyle: “Bu koşullar insanlık dışı. 6, 7, 8 yaşlarında çocuklar kirin, batağın içinde çalışıyor ve tuvaletlerini ulu orta yerlerde gidermek zorunda kalıyor.” Kara’nın aktardıkları önemli çünkü sadece birkaç gün önce medya ve sporcular tüm bu sefil ortama tezat 5 yıldızlı Sporcular Köyü’nde sağda solda insan dışkıları bulunmasından şikayet ediyordu.

Günaydın “eski” sömürgecinin medyası ve onun tahakkümü altındaki dünya! 1990’da Delhi’de Susan Chaplin’in 1100 gecekondu üzerinde yaptığı bir araştırma şu verileri ortaya koymuştu: “480 bin ailenin yalnızca 160 klozete ve 110 seyyar tuvalete erişimi var.” Bu noktada meşhur tuvalet belgeseli “Bumbay”ı çeken Yönetmen Prahlad Kakkar’ı anmamak ne mümkün: “Nüfusun yarısı içine sıçacağı bir tuvaleti olmadığı için dışarıya sıçıyor. Beş milyon kişi yani. Her biri yarım kilo sıçsa, her sabah toplam iki buçuk milyon kilo bok eder.” Bu kentlerdeki (Delhi, Mumbai) altyapı-nüfus dengesinin her geçen yıl kötüye gittiğini göz önünde tutarsak günlük üretilen ve ortalığa saçılan pislik miktarındaki artışı da öngörebiliriz.

ENGELS DELHİ’DE

Bu yazının yayınlandığı gün Oyunlar başlamış olacak. Ben yazarken de inşaat alanlarından “kaza” haberleri gelmeye devam ediyordu. Turnuva, kazadan kazaya koşar, altyapı rezaletlerine her gün bir yenisi eklenirken sömürge günlerinin o “şirin” hatıralarını yaşatan bu barış dolu turnuvanın huzurunda Beyaz Adam’ın kendi yarattığı boklardan şikayet ediyor olması aslında hoşuma da gitmedi değil. Bu ironik durum bana Friedrich Engels’in Konut Sorunu’nda yazdıklarını hatırlattı: “Modern doğa bilimi, bütün emekçilerin doluştuğu, ‘yoksul mahalleler’ diye adlandırılan şeyin, zaman zaman kentlerimizi etkileyen salgınların ürediği yer olduğunu kanıtlamıştır… Kapitalist düzen, emekçi sınıf arasında bulaşıcı hastalık yaratma zevkine, cezasını çekmeden sahip olamaz; sonuçları ona da ulaşır…” İşte bu yüzden İngilizlerin ve Hindistan’a gelmekte olan diğer tuzu kuruların bacak kadar çocuk işçilerin boklarından şikayet ediyor olmasını gayet eğlenceli buluyorum. Merak etmeyin yarattığınız bu pisliğin içinde boğulacağınız günler de gelecek…

Tüm bu pisliğin ortasında halkı sefalet içerisinde yüzen Hindistan, 2 milyar dolar harcadı (Bu resmi rakam, Nalin Mehta ve Boria Majumdar’ın kitabına göre rakam 10 milyar dolar). 4 yaşında çocukları dahi çalıştırarak lüks spor kompleksleri inşa etti. Yüz binlerce gecekonduyu yıktı. 100’ün üzerinde işçi inşaat sahalarında can verdi ve bu kanlı, kan emici organizasyon mümkün kılındı. Böyle zamanlarda Güney Afrika’daki Dünya Kupası sürecine benzer biçimde, bu tip mega spor organizasyonlarını takip etmenin ne kadar rahatsız edici olabileceğine tekrar şahit oluyorum.

2 hafta önceki yazımda Seyrantepe inşaatında göz göre göre can veren işçilerimiz için yeni yapılacak stadı boykot edeceğimi belirtmiştim. Pek yankı uyandırmadı tabii.
Fakat hazır Favori Sporcum Caster Semenya da turnuvaya katılmayacağını açıklamışken Hindistanlı Yazar Kapil Komireddi’nin önerisini dinleyip Commonwealth Oyunları’nı da boykot etsem mi diye düşünüyorum. Üstelik bu sefer yalnız kalmayacağım. Koca koca Jhuggiler (Gecekondu mahalleleri) benimle birlikte olacak…

Sunday, September 26, 2010

Sporu yorumlamaktan öte değiştirmek

BU YAZI İLK OLARAK 26 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Geçtiğimiz pazar oynanan Manchester United-Liverpool maçıyla sadece iki ezeli rakibin değil aynı zamanda benzer kader ve hassasiyetleri paylaşan iki taraftar grubunun da karşı karşıya gelmesine tanıklık ettik. Malum her iki takımın taraftarları da 4-5 yıldır kulüp sahiplerinden bir hayli şikayetçi. Malcolm Glazer Manchester United’ı , Tom Hicks ve George Gillet Jr. Liverpool’u satın aldıklarından beri hitap ettikleri taraftar gruplarıyla araları hep limoni oldu. Bu gerginlikler ekseriyetle “Yalancı Yankiler dışarı”, “Yanki istemiyoruz” gibi milliyetçi sloganlarla dışa vurulsa da taraftarların asıl derdi şu sloganın özünde gizli: “Borçlar, yalanlar, kovboylar: Burada istenmiyorsunuz”.

Açıkça görülüyor ki kulüplerin saha içindeki başarısından ya da sahiplerinin milliyetinden çok, kötü idare ediliyor olmaları, ekonomik olarak gerilemeleri ve elbette artan borçların taraftarlara daha pahalı biletler ve hizmetler olarak geri dönmesi memnuniyetsizlikte başrolü oynuyor. Aston Villa’da Randy Lerner’a, Arsenal’de Stan Kroenke’ye böylesi tepkiler verilmemesi bunun kanıtlarından birisi.

M.United özelinden gidersek kulüp taraftarları Glazer ilk ortaya çıktığından beri “Kulüp politikasıyla” hayli içli dışlı ve bu konuda etkin bir figür olmak için de ellerinden geleni yapıyorlar. Gelenekçi taraftar grupları, Kızıl Şövalyeler adıyla kulübü satın alma iddiasıyla ortaya çıkan çok ortaklı ama özünde ‘patronlardan’ meydana gelen oluşumlar temelde “taraftarın” sesini dile getiriyor ve özne olarak onun gücünü kullanıyorsa da gücün ne kadarının “halkta” olduğu tartışılır.

Çok iyimser davrandım aslında tartışmalı falan değil. Güç hiçbir zaman onlarda değil ve Glazer alaşağı edilip ‘Kızıl Şövalyeler’ yönetimi ele geçirse dahi değişen bir şey olmayacak. Yani bir halk hareketi sonrası gerçek taraftarların idareyi ele alması gibi bir ülkü yok ufukta. Bu derecede büyük ve şirketleşmiş kulüplerde sıradan taraftarın söylemlerinin duyulur hale gelmesi ve patronlar tarafından kullanılması yalnızca tepede bir iktidar savaşı olduğuna delalettir.

Hasbelkader “sıradan” bir taraftar bir şekilde kulüp yönetimine gelse de bu, -Gramsci’nin tabiriyle söyleyecek olursak- kişisel bir pasif devrimden başka bir şey değildir. Çünkü kulübün dayandığı ekonomik ilişkiler ve mülkiyet ilkeleri aynen devam eder ki bu da diğer “sıradan” taraftarların kulüp yönetimindeki etkisinin aynı kalması demektir.

Gramsci, pasif devrimi “Devrimsiz bir devrim” olarak tanımlar. Yani ortada bir gelişim olabilir ama bu kısmen ilerici bir metotla eski düzenin korunması ve sağlamlaştırılmasından ibarettir. Yönetici sınıf değişmez, sınıflar arası güç ilişkileri ve üretimin üzerindeki mülkiyet egemenliği aynen devam eder.
Bu açıdan baktığımızda United örneğinde olduğu gibi taraftar gruplarının kulüp politikalarında söz edinme çabaları göründüğü kadar da karşı-hegemonik bir muhteviyat içermez ve spor endüstrisi içinde bir mücadele alanı niteliği taşısa da bu gerçekten devrimci bir tutum olmaktan ziyade pasif devrimci bir tutumdur ve statükoya hizmet eder.

DEVRİMCİ İLKENİN DOĞRU UYGULANIŞI

Bu noktada sporun artık bir endüstri ve ideolojik kontrol aracı haline getirildiği için edindiği devrimci potansiyelin varlığını savunan ben gibiler için bir tartışma mevzisi ortaya çıkıyor. Ian McDonald, günümüzde spor üzerine yapılan bilimsel Marksist çalışmaların, Marksizmin devrimci öğesini yansıtmadığını öne sürer. Marksizmi kullanarak sporu sadece yorumlamaya çalıştığımız sürece bu eleştiri haklıdır çünkü Marx’ın da dediği gibi asıl mesele “Yorumlamak değil değiştirmek”. Bu aşamada en büyük mağdur herhalde Gramsci’nin Hegemonya Teorisi’dir çünkü spor alanındaki kültürel çalışmalarda en çok kullanılan teori olarak Hegemonya, sıklıkla bağlamından koparılmak suretiyle devrimci öğelerini kaybediyor ve basit bir kültürel inceleme metoduna indirgeniyor. Halbuki Gramsci, Hegemonya Teorisi’yle gücün, egemen sınıflar tarafından nasıl muhafaza edildiğini açıklamaya çalışır ve şimdilerde unutturulmaya çalışılan devrimci tavrıyla bu politik bombardımana karşı direnilmesi ve karşı-hegemonik politikalar üretilmesi gerekliliğini ortaya koyar.

Marksizmi ve Hegemonya Teorisi’ni kullanarak sporu sadece yorumlarsak Ian McDonald’ı haklı çıkartırız. Oysa tarih bunun aksi örneklerle doludur. Yani bir endüstri olarak sporun ve spor alanlarının devrimci direniş ve mücadele alanı olarak örgütlenmesiyle, sporun bu devrimci karaktere yeri geldiğinde kültürel bir destek sağlamasıyla…

Bugün hepimizin kullandığı bir direniş taktiği olan oturma eylemlerinin ilk defa ABD’de, Büyük Buhran döneminde bir Beyzbol maçında işçiler tarafından sendikalı olmamaya direnen bir hakeme karşı kullanıldığını ve oradan tüm ülkeye sonra da dünyaya yayıldığını biliyor muydunuz? Ya da Arizona, Maricopa’da kayıt dışı çalıştırılan Meksikalı tarım işçilerinin sabahları işlerini yapıp öğlenleri futbol oynadığını ve bunu bir iş yavaşlatma eylemi olarak kullandıklarını? Kuşkusuz bunu yaparken sadece eğlenmiyorlardı. Sporun kolektif yanını kullanarak aralarındaki dayanışmayı da sağlamlaştırıyorlardı.

Şu bir gerçek ki, sporu ancak kendi içindeki dinamiklerine dönüştürücü ve aktivist bir yorum getirerek devrimci hale getirebiliriz. Bunun için de her zaman bir Muhammed Ali, Tommie Smith&John Carlos veyahut Ivan Ergic beklememize gerek yok. Akron’da oturma eyleminin mucidi beyzbolculara, Maricopa işçilerine ya da EZLN militanları içinde futbolun nasıl bir rekreasyon yöntemi olarak kullanıldığına bakalım, bunlar daha önemli!

Wednesday, September 22, 2010

Üstad Jean-Marie Brohm'dan: "Sport, a prison of measured time"



1)Sport is not simply sport but a means of government, a means of pressure on public opinion and a mode of ideological framing of the populations and of parts of the youth, and this in all countries of the world, in totalitarian countries as well as in so called democratic countries. This was noticeable during the big political events which were the Olympic Games in Moscow, the soccer championship in Argentina and, more recently, in France.

2) Sport has become a sector of accumulation of wealth, money, and therefore also of capital. It attracts considerable amounts of money; I would even say today it is the most spectacular showcase of the globalized society of commodities. Sport has become a key commodity of this society.

3) The last point, the ideological aspect properly speaking. Sport constitutes a political body, a space of ideological investment in gestures and movements. You can see this for example with Combat sports. It’s also an ideological valorisation of efforts via asceticism, training, self-sacrifice; sport is presented as an ideological model. Sport institutes a bodily order founded on the management of sexual drives and aggressive impulses; insofar as it seems that sport is a form of social appeasement, social integration, reducing violence, allowing fraternity; this type of discourse to me is a load of muddled illusions and mystifications. We have therefore scrutinized sport starting from these three viewpoints: political, economical, and ideological." (wikipedia)

http://1libertaire.free.fr/Brohm08.html

Tuesday, September 21, 2010

İlk oturma eylemi




"Emeğin tarihi gayrıresmi tarihtir."

Aşağıdaki pasaj 'Marxism, Cultural Studies and Sport'adlı kitabın Harry Cleaver tarafından yazılan ön sözüne ait. İşçiler ve sonrasında birçok eylemci için sık kullanılan bir eylem biçimi olan oturma eylemlerinin ilk olarak nerede ve nasıl başladığını açıklıyor. Orijinal metni ve çevirisini yayınlayacağım.

"...But most of the athletic activity that escapes capitalist management probably takes place beyond the walls of corporations. Perhaps not far beyond. According to Jeremy Brecher in his book Strike!, Louis Adamic, the author of Dynamite: The Story of Class Violence in America, (1830-1930) told how he visited Akron to find out how the great Depression era wave of worker sit-downs had begun and learned that the first sit-down has occurred not in a rubber factory but at a baseball game when players from two factories sat down on the field to protest against a non-union umpire. The method was soon carried by the workers into their factories. Clearly not only was playing baseball helping those workers survive their obnoxious, unregulated conditions of work but it sparked an idea of struggle that swept through and beyond the US. Labour movement to become a worldwide tactic on all kinds of terrain..."

"...Fakat büyük ihtimalle kapitalist hakimiyetten uzaklaşmayı amaçlayan sportif faaliyetlerin çoğunluğu şirket duvarlarının dışarısında gerçekleşmiştir. Belki çok da dışında değildir. Jeremy Brecher'ın Grev! ve Louis Adamic'in 'Dinamit: Amerikan Tarihinde Sınıf Şiddeti 1930-1930'adlı kitaplarına göre, Louis Adamic, Büyük Buhran sırasında çok yaygın olan oturma eylemlerinin nasıl ortaya çıktığını öğrenmek için Akron'a bir ziyarette bulunur ve öğrenir ki eylemler ilk olarak bir kauçuk fabrikasında değil bir beyzbol sahasında, 2 ayrı fabrikada çalışan beyzbolcuların sendikaya üye olmamakta ısrarcı olan hakeme karşı oturma protestosu gerçekleştirmesiyle başlamıştır. Yeni bulunan bu metot kısa sürede işçiler tarafından fabrikalara taşınmış. Açıkça görüyoruz ki beyzbol, işçiler için sadece kötü ve düzensiz çalışma koşullarını unutturacak bir 'afyon' değil aynı zamanda tüm Amerika ve sonra da tüm dünyaya yayılacak bir eylem taktiğinin de geliştirilmesine yardımcı olan bir sosyal aktivite olarak işlev görebilmiştir..."

Monday, September 20, 2010

Aslantepe'yi boykot



BU YAZI İLK OLARAK 19 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

10 Eylül 2010 tarihli Evrensel’in “Taşeron Cumhuriyeti” manşeti tarihi bir manşetti. Tüm o ateşli referandum mavralarının arasında gazetemiz kendine yakışanı yaptı ve ülkenin asıl gerçekliğini gündeminin tepesine oturtma cesaretini gösterdi. Televizyondaki referandum tartışmalarından birinde Ertuğrul Mavioğlu belki de tüm bu sürecin en doğru lafını etmişti: “Sivil vesayet, askeri vesayet gibi tartışmaların arkasında aslında tüm bu tartışmaların uzağında yaşamak zorunda olan ve bambaşka bir vesayetin altında ezilen milyonlar var.” Mavioğlu’nun bahsettiği vesayet elbette ki kapitalist vesayetti ve 3 maymunu oynamakta ısrar eden büyük medyanın bu gerçekliği anlık da olsa hatırlaması için taşeron bir firmanın cinayet işlemesi gerekiyordu.

Evrensel’in manşetinden sadece 1 gün sonra Galatasaray’ın yeni stadyumunun inşasının devam ettiği Seyrantepe’den (Aslantepe) iki işçinin ölüm haberi geldi. Gökhan Yavuz ve Raşit Ek taşeron bir firmada çalışıyorlardı ve bir kanalizasyon kazı çalışması sırasında meydana gelen göçük nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Bir bayram günü, yani tatil yapmaları gereken (yerseniz) bir günde işbaşındaydılar ve çalışma koşulları son derece ilkeldi.

29 Temmuz 2009’da Evrensel’e yazdığım “Bir Garip Efsane” adlı yazıda Adnan Polat’ın “Ne yapıp edip Seyrantepe’yi 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” açıklamalarına değinmiş ve bu “hızlı”, 2 senelik işi 1 senede bitirecek kadar hızlı olan çalışmanın hangi şartlarda gerçekleşeceğini sormuştum. Cevap bizim için basitti ve bunu yazıda da belirtmiştim: “Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, son derece güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki, Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe projesinin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umurunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi ‘mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane’ söyleyecekler.”

‘İSİMLERİ YAŞATILSIN’

Maalesef aynen tahmin ettiğimiz gibi oldu ve yine maalesef ana akım medya bu süreç boyunca gıkını bile çıkarmadı. Kendilerinden bir ses duyabilmek için meşum cinayetin yaşanması gerekiyordu. Kanat Atkaya, Hürriyet gazetesinde Gökhan Yavuz ve Raşit Ek için yazdı, “Seyrantepe’ye isimlerini verin” dedi. Desteklenmesi, sahip çıkılması gereken bir öneri. Elbette “Daha önce nerelerdeydiniz” diye sorma hakkımız var. Ne de olsa medyanın ne kadar önemli bir kuvvet olduğunun farkındayız. Fakat burjuva medyasında çalışmanın getirdiği baskılar da malum. Kanat Atkaya, 1 sene önce bu yazıyı yazmış olsa büyük ihtimalle “fosil”, “popülist”, “fakir-fukara edebiyatı yapan demagog” gibi sıfatlarla yaftalanacaktı. Kendisine sosyalist diyen insanların bile işçi haklarını savunmaktan imtina ettiği, “çığırından çıkmış” bir çağda yaşıyoruz ne de olsa…

Medyanın yanı sıra Galatasaray tribünlerinin de bu olaya nasıl tepki vereceği merak konusu. Şahsen bir Galatasaraylı olarak o stada hayatım boyunca adım atmayacağım. Zaten ismi Ali Sami Yen olmayan bir Galatasaray stadyumuna alışabileceğimi de sanmıyorum ya neyse… Sol hassasiyetlerini bildiğimiz Galatasaraylı “Tek Yumruk” isimli taraftar grubuna da bu konuda önemli işler düşüyor. Şimdiden çalışmalara başladıklarını biliyorum. www.isimleriyasatilsin.com adresi onlar için açıldı. Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’i geri getirmez ama ne de olsa yetmez ama evet’lere alıştık, Kanat Atkaya’nın önerdiği gibi Seyrantepe’nin önemli bir köşesinde hatıraları yaşamalı. Ölüme sürüklenen işçiler bunu ve daha fazlasını çoktan hak ettiler.

YETMEZ, YETMEZ, YETMEZ!

Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de liberal hegemonya “solculuğu” bağlamından koparıp daracık bir mücadele alanına sıkıştırma konusunda çok başarılı. “İşçisiz solculuk” yaratmak adına atmadıkları takla kalmadı. Artık çalışanların hakları için mücadele etmek, sınıf içerisinde bir örgütlenme yürütmek, emperyalizm, neoliberalizm gibi gerçekliklerden bahsetmek çağdışılık addediliyor. Ülkemizdeki kimi “çağdaş sosyalistlerin” söylemleri takip edilirse ne dediğim daha iyi anlaşılır. “Bizdeki yenilgi öncelikle bir zihniyet yenilgisi” demişti Masis Kürkçügil. Ne kadar isabetli… Küba’nın yaşadığı ekonomik zorlukların ve Fidel Castro’nun çarpıtılmış açıklamalarının bizzat “sosyalistler” tarafından zafer naralarıyla karşılandığı bir ülke olmak da bu gerçekliğin bir başka tezahürü.

Zat-ı muhteremlerin kabul ettirmeye çalıştığı anlayışa göre Eduardo Galeano’nun da çok güzel bir şekilde dalgasını geçtiği gibi “Çalışanların hakları arkeolojik bir konu”. Öyle bir liberal bombalamanın altında yaşıyoruz ki Max Horkheimer’in o meşhur, “Kapitalizme karşı konuşmayan faşizm geldiğinde susmalıdır” sözü “Kapitalizme karşı konuşan faşisttir”e döndürülmüş durumda ve bu zihniyetin dünyasında Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’in huzurunda biz emekçiler, hepimiz dünya zoolojisinin birer üyeleriyiz ve ölümümüz “kader”den öte bir anlam taşımıyor.

Öfkemizi bileylemeye devam edin bakalım… Ben Aslantepe’yi, Türk Telekom Arena adlı ruhsuz spor kompleksini boykot ediyorum. Umarım oraya Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’in isimlerini sonsuza dek kazımak mümkün olur. Yeter mi? Yetmez… Bu kadarla kalırsa mücadeleye bir katkısı olur mu? Olmaz… İyi niyetli mi? Kesinlikle ama naif! Ülkeyi taşeron cumhuriyetine çevirenlerin, kökeni 24 Ocak olan 12 Eylülle gerçek anlamda hesaplaştığına inanmak ne kadar naiflikse o kadar naiflik işte…

Friday, September 17, 2010

Ulufenin sırrı

BU YAZI İLK OLARAK 16 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

“Milyarlarca dolar versek Türkiye’yi böyle güzel tanıtamayız.”

“Varlığınız Türk varlığına armağan olsun”

Bu cümlelerden ilki Abdullah Gül’e, ikincisi Garanti Bankasına ait. İkisinin de muhatabı Dünya Basketbol Şampiyonası’nda gümüş madalya kazanan Türkiye milli takımı oyuncuları ve teknik ekibi. Ve çok konuşulan 28 milyon TL’lik (Artı cumhuriyet altınları) gümüş madalya priminin sırrı da bu cümlelerde yatıyor.

Ustamız Metin Kurt, sporcuyu “Seyir yaratan emekçi” olarak tarif eder. Son derece isabetli olan bu tanıma mesele uluslararası müsabakalar olunca bir de şu eklenir: “Ulusal gurur yaratan ve ülkenin imajından sorumlu emekçi”. Biraz uzun oldu ve pek de afili durmadı farkındayım ama zaten olayın kendisi de pek öyle ahım şahım bir şey değil.

Ulusal gurur üreten “Gezici reklam panoları”

Ülke tanıtımı dediğimiz olgu günümüzde devletler tarafından hiçbiri ekonomik kâr getirmeyen ve kentsel yapılar içinde özellikle yoksulların yaşam standartlarını iyice aşağı çeken mega spor organizasyonlarının meşrulaştırılmasında önemli bir bahane konumundadır. Öyle sihirli bir sözcüktür ki bu, on binlerce insanı çitlerle çevrili toplama kamplarına kapatırsınız ve geri kalanların ruhu bile duymaz. Bunun en yakın örneğini Güney Afrika’daki Dünya Kupası sırasında gördük. Spor Bakanı Danny Jordaan “Herkes Güney Afrika’nın birinci sınıf bir ülke olduğunu görecek” derken ülkeyi “güzel” göstermek için gecekondu mahallelerinin yıkıldığı ve buralarda oturan insanların etrafı çitlerle çevrili teneke kentlere kapatıldığı gerçeğini yok sayıyordu elbette.

Esasında uluslararası spor organizasyonlarının milli gurur üretme ve ekonomiye katkı sağlama gibi amaçlarla düzenleniyor olması onları savaşlardan farksız kılıyor. Zaten medyada bu müsabakaların bu kadar militarist bir dille işlenmesi de bunu kanıtlıyor. Bu açıdan bakıldığında devlet erkanının ülke adına önemli bir hizmet gördüğü kabul edilen bu sporcuları milyonlara boğması sistemin sınırları içerisinde anlaşılır bir durum. “Milyarlarca dolar versek Türkiye’yi böyle güzel tanıtamayız. Ülkeye büyük ün, şan ve güç kattınız” diyor adamlar daha ne desinler. Elbette ödüllerin de haybeden dağıtılan ulufeler kıvamında olmasında şaşırtıcı bir yan yok.

Tabii uygulamanın biraz da bizim ülkemize has olduğunu belirtmek lazım. Örneğin altın madalya kazanan ABD’li oyunculara böyle bir prim verilmedi. Gerçi onlardan kimse Hidayet Türkoğlu gibi kameralar karşısında “MADDİ manevi destek bekliyoruz” diyerek halaya da durmadı ya neyse…

Arkeolojik bir olgu: kapitalist devlet ve kamu yararı

Kamu yararı gibi bir kavramın fosilleşmiş kabul edildiği günümüz dünyasında bu cümlelerimiz birçok kimseye arkaik geliyordur. Fakat onların bu çarpık algılayışı dünya üzerinde zapt etmediği hücre kalmayan neoliberalizmin sporu her anlamda sosyal adaletsizliğin kalelerinden biri haline getirdiği gerçeğini de değiştirmiyor. Ben burada 28 milyon liraya 280 tane basketbol sahası yapılırdı desem dakikasında fosilleşmiş ilan edileceğim, varın gerisini siz düşünün.

Devlet erkanının başarılı basketbolcuları 28 milyon + 500’er cumhuriyet altını ile ödüllendirdiği gün AİHM de Türkiye’yi Hrant Dink davasında suçlu buldu ve 133 bin avro ödemeye mahkum etti. O sıralarda bir tanıdık da twitter’dan şöyle yazıyordu: “Basketbolculara 2 milyon lira prim, Hrant’ın canının bedeli 133 bin avro… Adaletin bu mu dünya?”

Ben artık kaniyim, sabah-akşam Adam Smith, Ricardo da okusam düzenin değer kuramını anlamlandıramayacağım. Mesele para-pul, değer biçme, alışveriş gibi şeyler olunca topraklarını satın almak isteyen ABD başkanına “Merak ediyoruz, gökyüzünün ya da toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz? Bunu anlamak bizim için çok güç” diyen Kızılderili Şef Seattle gibi oluyorum.

O yüzden hep 28 milyon TL’ye 280 tane basketbol sahası yapılırdı diyen “fosillerden” olacağım galiba. Ya da dün 56. yaşını kutladığımız canımız ciğerimiz Hrant Dink’e biçilen 133 bin avroluk can tazminatını, sultan(devlet) tarafından savaşta başarılı olmuş yeniçerilere (basketbolcular) dağıtılan ulufeyle (28 milyon TL) karşılaştıracağım…

Sunday, September 5, 2010

Milli mesai işkencesi

BU YAZI İLK OLARAK 5 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Spor medyasının diline oturduğu şekliyle “milli mesai” dönemindeyiz. Hem basketbol hem de futbolda, bağlaşık olarak “millet” ve devletin resmi sportif temsilcileri uluslararası arenalarda boy gösteriyor ve Türk’ün gücünü kanıtlamaya uğraşıyor. Milli kelimesinin siyasi literatürümüzde farklı cenahlardan birçok karşılığı var ama her haliyle iddialı bir kelime olduğu kesin. Resmi söyleme göre hem bölgesel hem de etnik bir tanım olarak milletten kastedilen Kemalizm’in çizdiği sınırlar içerisinde Türklük ve bu gizemli özne milyonlarca kişiyi kapsadığı gibi -Kemalist olsun olmasın- Türklük ve millilik tanımlarıyla sorunu olmayan herkes tarafından da onaylanıyor.

Kitlesel sporların özgün yanı ise burada kendisini gösteriyor. Çünkü resmi ideolojinin söylemlerini kesin bir şekilde reddeden tarafların da çoğunlukla “milli” olarak kabul gören bu heyecanları taşıdığını görebiliyoruz. En çarpıcı örnek PKK önderi Abdullah Öcalan ve genel olarak Türkiye Kürdistanı’nda gözlemlediğimiz Galatasaray sevgisi. ‘80’lerden bu yana elde ettiği Avrupa Kupası başarılarıyla tüm PR’ını “Türklerin gururu”, “Avrupa Fatihi” gibi sıfatlar üzerine inşa etmiş, bir anlamda medya tarafından sıkça millileştirilmiş bir kulübün aynı anda Kürt coğrafyasının da en sevilen takımı olması kulağa garip geliyor.

MEDYANIN MİLLİ DİLİ

Hem Galatasaraylı hem de Kürt direnişinin sonuna kadar yanında olan birisi olarak bu çelişkileri ben de yaşıyorum. Muhtemelen bundandır ki “milli” maç dönemleri beni biraz geriyor. Halkın kültürünü ve alışkanlıklarını aşağılayan bir Fazıl Say gibi hissediyorum kendimi çünkü dışarıda ve medyada sürüp giden milli hezeyana katılma yönünde hiçbir arzu hissetmiyorum. Bilakis tüm bu uluslararası müsabakalar üzerinden üretilen milliyetçi söylemler bendeki spor sevgisini kısa süreli olarak da olsa yok edebiliyor.

Bu süreçte özellikle medyanın takındığı “yavşak” tavırdan iğrendiğimi net bir şekilde söyleyebilirim. “Dış mihraklara” karşı oynadığımız istisnasız her spor karşılaşmasını savaşa çevirdiğimiz yetmezmiş gibi sonuçları üzerinden de yine milli felaketler ya da zaferler yaratma konusunda üstümüze yok. Kulüp ya da milli takım fark etmiyor, uluslararası düzeyde oynadığımız hiçbir maçı kazanamıyoruz mesela. Ezip geçiyoruz, parçalıyoruz, yıkıyoruz, perişan ediyoruz, denize döküyoruz hatta çakıyoruz ama şöyle basit bir şekilde ve gerçekte olduğu gibi galip gelemiyoruz ya da yenemiyoruz. Üstelik spikerinden köşe yazarına ana akım medyanın çoğunluğunda rastladığımız bu tavra getirilen şöyle yanlış bir savunma da mevcut: “Kardeşim biz zaten maçları böyle izliyoruz. Küfrediyoruz, heyecanlanıyoruz, sayıyoruz, sövüyoruz, medyanın da aynı dili takınması normal.”

Bence tam tersi, hepimizin üzerinde ve kulağımızın dibinde duran medya bu dili kullandığı ve biteviye yeniden ürettiği için biz bu söylemlere mahkum oluyoruz, alışıyoruz ve bu dilin yaygınlaştırılma sürecine katılıyoruz. Spikeri “Rus’u denize döktük” diyen, gazetesi “Bunlara bir çakmak lazım” diye manşet atan bir ülkede spor seyircisi reflekslerinin niteliğinin de buna uygun olacağını öngörmek çok zor değil.

‘DUR TARİH, VUR TÜRKİYE’

Bu sebeplerden geçtiğimiz salı günü Türkiye’nin Yunanistan’ı 76-65 yendiği karşılaşmada Murat Murathanoğlu’nun her zamanki “Tüm dünya bize karşı” söylemiyle biçimlenen anlatımı midemi bulandırdı ve maça olan bütün ilgimi kaybetme noktasına geldim. 40 dakika boyunca spiker olduğunu unutarak maçı amigo ya da ülkü ocağı başkanı gibi anlatan Murathanoğlu öyle bir hale geldi ki her pozisyonu bu yanlı zihniyetin etkisiyle maniple etmeye başladı ve eminim ekran başındaki milyonlarca insanı Yunan’ı denize dökmek için hazır kıta bekleyen piyadelere dönüştürdü. Ender Arslan’ın basit bir şekilde düştüğü pozisyonu dahi “çelme taktıııııığğaaaaa” şeklinde yorumladığında iş işten geçmişti zaten. Neyse ki maçı Türkiye kazandı da Murathanoğlu ve milyonların “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” zırvalarını dinlemek zorunda kalmadık.

Velhasılıkelam bu sefer de Türk medyasının zafer naralarını abartılı bir şekilde dinlemek ve okumakla yükümlüydük. Dağ başını yine duman aldı, Türk Yunan’ı yine ezdi geçti zaten tarih tekerrürden ibaretti ve bir Türk elbette ki dünyaya bedeldi. Bol bol Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılıkla sosladıktan sonra yemeğimiz afiyetle yenmeye hazırdı her milli maç sonrasında olduğu gibi.

Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan bu süreci gayet isabetli bir şekilde “Dur tarih, vur Türkiye” olarak tanımlar. Türk medyası bir kez daha tarihi durdurdu ve Türkiye vurdu, vurdu, vurdu. Ben “Lexın, lexın…” diye bambaşka bir türkü söylerken içinde “bizim” de olduğumuz sporda “milli mesai” döneminden niye tiksindiğimi bir daha hatırladım.