Friday, December 19, 2008

Kalkındırılabilemez




UEFA Başkanı Michel Platini, göreve gelir gelmez en büyük hedefinin Doğu Avrupa futbolunu “kalkındırmak” olduğunu belirtti. UEFA, gelişen daha doğrusu oligarkların kişisel sermayeleri öncülüğünde ekonomik pazarı büyüyen eski Doğu Bloku ülkelerinin bu potansiyelinden ilk pay kapanın Futbol olmasını istiyordu. Futbol ekonomisi, Çin’den sonra bu pazarı da kaçıramazdı. Kuşkusuz bu büyük bir yenilgi olurdu. 90’larla birlikte başlayan Doğu Avrupa Futbolu’nun kalkındırılma masalı da böylece hızlanmış oldu.

Masal diyorum zira kalkınma dediğimiz mefhum zaten başlı başına bir yalandan ibaret. Neo-liberal ölçütler içerisinde kapitalizmin herhangi bir uygulamasında kendisine rastlayan olmadı. Yine de fakirleri, güçsüzleri, aşağıları “kalkındırmak” adına bitmek tükenmek bilmez bir enerji sarfeder zat-ı alileri! Eksik olmasınlar da biz yemiyoruz bu naneleri, bok yemeyi tercih ediyoruz eğer anlamı ona çıkıyorsa. Kapitalist ahlak, ister ekonomik ister bürokratik gücüyle olsun hakim olanın, yönetenin, zenginin, emek-gücün sahibinin, pratikleri, doğruları ve çıkarları yönünde şekillenir. Ve bu ölçütlerin ışığında kapitalist gruplar kendi durumlarını, kapitalist hiyerarşiye göre kendilerinden aşağı olanların vaziyetlerine göre belirlerler. Kapitalizm her zaman için içinde bulunduğu çevreyi yenilemek, revize etmek gerekirse yıkmak ve yeniden inşa etmek durumundadır. Tüm bu hengamenin arasında yaratılan yoksunluklar da illaki var olurlar(görece yoksunluk-relative scarcity) ki zaten bu sistem için gereklidir. İşte bu yüzden kapitalist sistemde kalkınma adını verdiğimiz sözde hamle aslında kapitalist toplumdaki eşitlikten ya da özgürlükten farklı değildir. Sınıf tahakkümünün olduğu bir yerde nasıl eşitlik, özgürlük gibi kavramlar göz boyama araçlarına dönüşüyorsa kalkınma da aynı kapıya çıkıyor. Sözde kalkınma çabaları esnasında kapitalist gruplar her zaman bir görece yoksunluk durumu yaratıyor ve döngünün devamı sağlanıyor. Bu kaotik döngüde, yukarıda bahsettiğimiz burjuva ahlak uyarınca denk olmayan bir patron-işçi ilişkisi içerisinde “kalkındırılan” ülke, grup, sınıf vs.’nin ezik pozisyonu her daim sağlamlaştırılıyor. Öyle ya ortada dersine çalışmamış, başarısız ve muhtaç bir öğrenci var nihayetinde. En acısı da sözde kalkındırılan bu ülkelerin kendilerine değen sermaye eli sonrasında daha beter hale gelmeleri. Batı kökenli olsa da neo-liberal teorilerden beslenmeyen Güneydoğu Asya mucizeleri dışında(ki onların başarılı olmalarının arkasında da çok farklı sebepler var) bana bir kalkındırılmış Ortadoğu, Afrika, Asya ya da Güney Amerika ülkesi gösterirseniz çok sevineceğim. Ha bir de mümkünse bu ülke Güney Afrika Cumhuriyeti gibi sömürgeci ülke halkının yüksek oranda yerleştiği bir yer olmasın. Siz araştıra durun ben size cevabı vereyim: Yok.

Platini ve UEFA'nın “kalkındırma” hikayesi de aynı hesap ve Ukrayna'nın sportif kaderi de siyasi kaderinden farklı değil. Ukrayna, çok değil bundan 20 sene önce yıkılmak üzere olan Sovyetler Birliği’nin sportif can damarını oluşturuyordu. Ülkenin en önemli sporcularını çıkarmasıyla meşhurdu ve hem altyapı hem de tesis bakımından dünyanın en önde gelen ekollerinden biri olduğu biliniyordu. Tüm dünya başarıyı savunma futboluna dönmekte ararken Valery Lobanovsky efsanesinin önderliğindeki Dynamo Kiev başka bir dünyadanmış gibi duran bilimsel yaklaşımı, antrenman teknikleri ve taktikleriyle Avrupa Şampiyonlukları kazanıyor, milli takım Avrupa finalleri oynuyordu. 88 Seul’de Sovyetler Birliği Basketbol Takımı, Olimpiyat Şampiyonu olurken kadronun belkemiğini Volkov, Tkachenko, Belostenny gibi Ukrayna kökenli isimler oluşturuyordu. 3 sene sonra, 1991’de SSCB yıkıldı. Ve anlaşıldı ki(!!) meğer garibanlar çağdışı tesislerde, çağdışı sistemlerle çalışıyorlarmış. 1999’da Sovyet döneminin altyapı sisteminin son ürünü olan Shevchenko’lu Dynamo Kiev, Şampiyonlar Ligi yarı finali oynadı. Sonrasında bu çağdışı! sistemin sonu geldi ve Ukrayna sporu da tıpkı benzerleri gibi üreten değil ithal eden spor ekonomileri kervanına katıldı. Yaşasın artık çağdışı değiller, uluslar arası başarı yüzü görmüyorlar ama ne gam! Köhne sistem terk edildi ya, Oh!

İşte bu Ukrayna, Platini’nin kalkındırma planı dahilinde 2012 Avrupa Kupası’nı düzenleyecek. Fakat kararın alındığı 2006’dan beri tartışmaların ardı arkası kesilmedi. Hem ortağı Polonya hem de Ukrayna’nın politik ve sportif yetersizlikleri, altyapılarının hazır olmaması gibi konulardan dem vuruldu. Halen Platini, tüm merhametli fabrikatör Hulusi Kentmen pozlarıyla Ukraynası’na arka çıkmaya devam ediyor. Kaçarı yok kalkındıracak Ukrayna’yı! 80’lerin sportif fabrikası, 90’ların meyve veren ağacı, Artık yardıma muhtaç. Hem de onca kalkındırma müdahalesine, yüce patronların kapital girişlerine rağmen. İroni mi? Kapitalizmi biraz tanıyan birisi için hiç de değil!

Yanlış anlaşılmasın, Ukrayna’nın şu anda çok üst düzey bir tesis ve altyapı sistemine sahip olduğunu iddia etmiyorum. Söylendiği gibi politika sporun her alanına işlemiş vaziyette ve futbol federasyonu bünyesinde meydana gelen bir çok yolsuzluk halen sıcaklığını koruyor ama zaten ne bekleniyordu ki? Hakikaten bu ülkelerin batılı hamilerinin önderliğinde “kalkınacağı”mı? Emperyalizmle yoğrulmuş kapitalist ahlakın yaratmaya muhtaç olduğu hegemonyadan, önce yık sonra yap zihniyetinden, “sayemizde” tavırlarından, “ben sizin babanızım” jargonundan, merkez-çevre ilişkisinin değiştirilmesine izin verilmeyeceğini bildiğimiz düzeninden ne çıkması bekleniyordu? Mutlu yarınlar, güler yüzlü Igor’lar mı? İşte yeni sistemin, kalkındırma hamlelerinin ürünleri ortada: Sonu gelmeyen yolsuzluklar, tıp eğitimine rağmen Türkiye’de fahişelik yapmak zorunda kalan Maria’lar, oligarklara yamanan politikacılar, mafya örgütleri, uyuşturucu kaçakçıları, üretmeye değil tüketmeye dayanan sakat kalmış bir spor sistemi...Ah, doğru ya bunlar hep Sovyet enkazının suçuydu. Gevezeliğe tamam kalkınmaya devam! Elimizde nur topu gibi geri ve itaat etmeye hazır bir Ukrayna var. Kalkınmayı seviyorum.

Sunday, December 7, 2008

Mart'ı Beklerken




Amerikan Kolej basketbolu dişe diş mücadele, amatör zevk ama herşeyden öte umut demek. "Umuda yolculuk" profesyonel olmak isteyen her basketbolcu için NCAA'in gayrı resmi adı olsa gerek. Bu yüzden sadece oyuncular açısından değil biz izleyenler açısından da bu gelecek vaat eden isimleri izlemek, onların kaderleri hakkında kehanetlerde bulunmak heyecan verici. NCAA'i NBA'den ayıran en önemli cazibe noktası da budur aslında. "Birşeyler" olmak, tarihe adını yazdırmak ya da en basitinden geçimini sağlayacak bir meslek edinmek isteyen atletler için erken kariyerlerinin telafi edilmesi zor dönüm noktalarını teşkil ediyor kolej yılları. 2008-09 sezonunda ilk ay geride kalırken manşetleri süsleyen renkli başlıkların ardında yine bu özverili emeklerin ürettikleri yatıyordu.

Ayın Oyuncusu: Stephen Curry

Blake Griffin, Demar DeRozan, Greg Monroe, B.J Mullens, James Harden, Hasheem Thabeet gibi önemli isimler scout'ların adım adım takibindeler. Fakat ligde ilk ayın oyuncusu kimdi derseniz Blake Griffin'in uyandırdığı tüm heyecana rağmen Stephen Curry diye otomatik olarak haykırasım gelir. 90'ların keskin şutörlerinden Dell Curry'nin oğlu olan Steph, özellikle geçtiğimiz seneki March Madness'ta oynadığı müthiş maçlarla tüm ülkenin dikkatini çekmişti. Öyle ki maçlarına LeBron James, Eli Manning gibi isimler konuk olmuş hatta genç şutör Conan O'Brien Show'a dahi katılma imkanını elde etmişti. NCAA'de patlama yapan ve profesyonel kariyerlerinde bunu devam ettiremeyen onlarca şutör gördük. En yakın örnekler J.J Redick ve Adam Morrison ama Curry'i onlardan ayıran bir özelliği var o da şu: "Müthiş bir şutör ama sadece o kadar değil, bu çocuk komple bir basketbolcu." Bu sözleri NC State'in koçu Sidney Lowe daha dün söyledi. Maçta ne mi olmuştu? Curry rakip potalara tam 44 sayıcık bırakmıştı. Fena değil! İşin asıl fena olan tarafı Curry için 40 atmak artık bir rutin haline geldi. Curry 1.89'luk önce atmayı düşünen bir oyun kurucu. İlerde bir NBA yıldızı olacağını iddia etmek zor. Ama ülkenin şu andaki en heyecan verici skorerlerinden biri olduğu kesin. Ve Davidson'ın onun sırtında Mart'a yürüdüğü de.

Curry'nin dışında Blake Griffin'e de bir parantez açmak lazım. Onun müthiş alçak post oyunları Oklahoma'yı her gece takip etmek için yeterli bir sebep. Şu ana kadar karşılaştığı tüm takımların pota altını yerle bir etti. 25 sayı 17 ribaunt! Toplam istatistikleri değil bunlar, ortalamaları. 2.08'lik oyuncu şimdilik 2009 draftının bir numarası olacak gibi duruyor. Boozer'ın daha uzun ve hızlı versiyonu desek sanırım yeterince merak uyandırmış oluruz. 2009 draftının diğer heyecan verici uzunları Greg Monroe ve B.J Mullens'ın şimdilik beklenenin altında kalmış olması ve Hasheem Thabeet'in göz boyayan istatistiklerine rağmen lanse edildiği gibi yeni Mutombo olmaktan uzak gözükmesi Griffin'e kariyerine memleketinde devam etme şansını veriyor. Oklahoma City Thunder'ın acınası NBA performansı ortadayken takımın draftta 1 numarayı almak için önemli bir şansı var. E iyi de bir uzuna ihtiyaçları olduğunu düşünürsek kader ağlarını örmüş diyebiliriz. David Stern'ün draft şaibeleri de malumunuz...

Budinger, Liggins, Green

Biraz da gözden kaçan yetenekleri irdeleyeyim. Başta Chase Budinger'dan bahsetmek lazım. Arizona'nın çok yönlü forveti, sezonun ilk ayı itibariyle keskin şutör tanımına yeni bir açılım getirdi. %62'yle üçlük atıyor 2.01'lik kanat oyuncusu. Gerçi 2 akşam önce Texas A&M maçında son şutu kaçırması takımına bir galibiyete mal oldu ama yine de performansı göz alıcı. Geçtiğimiz sezon Jerry Bayless'lı kadroyla ilk turda elenerek hayal kırıklığı yaşatan Arizona bu sene Budinger ve sezonun bir başka bomba Wildcat'i Jordan Hill'le yine izleyenlerini en azından oyun olarak memnun etmeyi başarıyor. Hill demişken bu müthiş atlet uzuna da draftta dikkat! Böyle devam ederse ilk 10'u zorlayabilir. Bir başka değinmek istediğim isim Kentucky'li DeAndre Liggins. Lamar'a karşı oynadığı kusursuz maçı izlediğim oyuncu(6'da 6 şut, 7ribaunt 4 asist 1tç 1 blok) bir sonraki maçta Miami'ye karşı 8'de 0 3'lük atıp 3 top kaybedince kenara çekilmiş ve koç Gillespie'yle takışıp oyuna bir daha girmeyi reddetmişti. Kuşkusuz genç oyuncu adına üzücü bir tavır ama adı üstünde genç. Eğer sakin kalmayı becerebilir ve bir skorerden çok benzetildiği Pippen gibi olmaya özenirse bir kaç sene içinde önemli bir yetenek olarak göze çarpabilir. Son bahsetmek istediğim yetenek de Alabama'nın freshman forveti JaMychal Green. Adından nedense fazla bahsedilmeyen Green, müthiş atletizmiyle oyun zekasını birleştirebilen nadir oyunculardan. Amerikalılar'ın "natural feel for the game" diye tabir ettikleri öğretilmesi imkansız yeteneklerden birine sahip genç power forvet. O da birkaç sene içinde gözardı edilemeyecek bir lottery oyuncusu haline gelebilir.

Jrue Holiday, Tyreke Evans, Nick Calathes... Adını şimdilik anamadığım önemli yetenekler var bu sene. Ve 2009'da süper yıldızlarla dolu değil ama derin bir drafta ve ondan daha önemlisi Mart'ta kıran kırana geçmesi beklenen bir turnuvaya hazır olun derim. Şampiyonluğun mutlak favorisi North Carolina Tar Heels'ten bahsetmeden bir 2008-09 NCAA yazısı tamamladığım için kendimle gurur duyuyorum.

Sunday, November 23, 2008

New York-LeBron: Aşkların En Sıkıcısı


New York Knicks organizasyonu Cuma günü 1 saat aralıklarla gerçekleştirdiği iki takasla tüm lige ve Cleveland Cavaliers'a LeBron James konusunda ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Takasların ilki Jamal Crawford'u Al Harrington karşılığında Golden State'e yolladı ikincisi ise Zach Randolph'ı Cuttino Mobley ve Tim Thomas karşılığında L.A Clippers'a. Sadece isimlere bakınca çok da parıltılı durmayan bu takasları tarihin en önemlileri arasına sokan özelliği organizasyonun, "Kutsal 2010 Planları"'nı mümkün kılabilmeleri için gerekli olan ücret boşluğunu(cap space) yaratması.

Amerikan medyasında 2010, Knicks ve LeBron James çılgınlığı akıl almaz boyutlarda. 2010! Daha 2 sene var. Fakat her gün bu konu hakkındaki yeni bir hikayenin manşetlere çıktığını görebilirsiniz. NBA ve medya, Knicks'in başarılı olmasına öyle muhtaç ki öngörülen transfer için tüm imkanlar seferber edilmiş durumda. Öyle bir organizasyon düşünün ki tüm kurtuluşunu tek bir oyuncuya bağlamış olsun! Koca Knicks! Koca New York!

Nisan 2008'de Donnie Walsh, Isiah Thomas'ın yerine genel menajer olarak kulübün başına getirildiğinde ağzından 2 şey çıkıyordu: 2010'da yaratılacak ücret boşluğu ve LeBron James. Mayıs 2008'de Mark D'Antoni kulübün yeni koçu olarak belirlendiğinde ağızlarda yine tek isim vardı: LeBron James. D'Antoni gelir gelmez kendine has smallball sisteminde LeBron'u nasıl da 4 numara olarak bir oyun kurucu forvet gibi kullanacağını açıkladı tüm medyaya. ESPN, LeBron adına hayali istatistikler geliştirdi ve hızlı basketbol oynanan bir sistemde LeBron'un amaçlarından biri olan triple double ortalamalar yakalamasının nasıl da mümkün olacağını ispatlamaya çalıştı. Adamlar hayali bir lig oynattı yahu bundan daha absürd bir şey olabilir mi? Bundan daha açgözlü, bundan daha tek yönlü, bundan daha New Yorker bir tavır gösterilebilir mi?

Allah'ı var Donnie Walsh ve Mark D'Antoni işlerini şu ana kadar kusursuz yaptılar. Walsh temizlenmez denen ücret boşluğunu şimdiden yarattı ve 2010 yazında Knicks'in sadece LeBron James değil Chris Bosh, Dwyane Wade gibi isimleri de alabilmesi mümkün durumda. Saha içinde de işler iyi gidiyor. D'Antoni'nin run and gun'ı Knicks'i bir playoff takımı haline getirdi bile. En azından 7 ya da 8. sırayı zorlayacakları kesin ama inanın New York'ta bu şu an için kimsenin umurunda bile değil. Knicks taraftarları Salı günü salonlarına gelecek olan LeBron James'i etkileyebilmek için nasıl tezahüratlar yapmaları gerektiğini tartışıyolar forumlarda. "LeBron Seni İstiyoruz" mu demeliler yoksa "Kral James New York'lu Ol" mu? Tam bir komedi!

Hatice'nin İnce Memed'i, Werther'in Charlotte'u, Maria'nın Robert Jordan'ı beklediği gibi heyecanla bekliyor Knicks taraftarları LeBron'u. Peki ya 2003'ten bu yana LeBron'un New York'a gitmesi bir kadermişçesine popmpalanırken LeBron tarafında işler ne alemde? James, geçtiğimiz hafta New Jersey'de çok net bir açıklama yaptı: "Kariyerim için en iyisi neyse onu yapacağım. Ben şampiyonluk kazanmak istiyorum. Bu kadar basit. Eğer bu Cleveland'da olursa kalırım başka bir yerde olacaksa oraya giderim". Ondan alıştığımız politik cevaplara hiç benzemiyor ama bir gerçek var ki, LeBron içinde bulunduğu hayatta tek başına karar alma lüksüne sahip olan bir adam değil. Ona 90 milyonluk bir anlaşma veren bir Nike faktörü de var ortada. O Nike ki; geçtiğimiz sezon LeBron'un Madison Square Garden'da oynadığı 50 sayı 8 ribaunt 10 asistlik unutulmaz performansın anısına ayakkabı üretti. O Nike ki; Yankees hayranlığını saklamayan LeBron'a özel New York Yankees ayakkabıları tasarladı. İşler akıl almayacak derecede ciddi durumda ve o hep konuşulan Nike sözleşmesinin hayali maddesi de cabası: Yani eğer LeBron New York, Los Angeles ya da Chicago gibi büyük marketlerden birine giderse Nike'ın ödemeyi taahhüt ettiği ekstra ücret. Bir şehir efsanesi ama gerçek olmadığını kim söyleyebilir ki bunca çılgınlığın ortasında.

New York Knicks, 1970 ve 73 yıllarında olmak üzere 2 kez NBA şampiyonu oldu. Nüvesini Wlat Frazier, Willis Reed, Dave DeBusscherre, Bill Bradley gibi isimlerin oluşturduğu bu takımın ortak özelliği aralarındaki müthiş dostluk, takım ruhu ve fedakarlıklarıydı. 1970 finalleri'nin yedinci maçında Reed'in koşacak durumda olmadığı halde sahaya çıkıp maçın ilk iki basketini atarak arkadaşlarını yüreklendirmesi, tarihin en iyi savunmacılarından Frazier'ın kendisinden önce her zaman takım arkadaşlarını düşünen liderliğini ve 2003 yılında vefat eden DeBusschere için tüm takım arkadaşlarının döktüğü gözyaşlarını unutmak mümkün değil. Knicks, tarihinde belki de ilk ve son defa bir kolej takımı havasına büründüğü sezonlarda şampiyonluğa ulaşabildi. Ne 1985 draftında Patrick Ewing'i elde etmelerini sağlayan meşhur draftın soğuk topu ne de bunca yıldır harcamayı göze aldıkları gelir vergisinin onlara bir hayrı dokundu. Bu açıdan neredeyse gerçekleşmemesi imkansızmış gibi gösterilmeye çalışan LeBron-New York ilişkisinin bunca zorlama medya haberi ve sponsorluk anlaşması eşliğinde ne derece hayır getirecek bir sinerji yaratacağı da benim gözümde bir soru işareti.

Doğrudur; New York, LeBron'u Hatice'nin Memed'i, Werther'in Lotte'yi, Maria'nın Robert'ı beklediği gibi bekliyor beklemesine ama başarıya aç Knicksliler'de ne Hatice'nin sahiciliğini, ne Werther'in kara sevdasını ne de Maria'nın saf beklentilerini görmek mümkün değil. Çünkü yaratılmaya çalışılan bağ en baştan zorlama ve en baştan maddiyatın gölgesi altında! Sırf medya ve dev holdingler öyle istiyor diye aşk mı olurmuş? Daniel Boorstin'in o cuk oturan tanımıyla: "yüzde yüz gerçek, spontane ve otantik" değil bu bağ. Belki de bu çağın sporlarında böylesi bir bağlılığın örneğini görmeyi beklemek bönlüğün daniskasıdır. Belki de Brooklyn Dodgers'lar ve Metin Oktay'lar; bir İnce Memed, bir Genç Werther gibi eski bir romandan ibarettir.

ps: Umarım LeBron, doğup büyüdüğü Akron'un yarım saat ötesindeki Cleveland'da kalır ve mirasını burada inşa eder.

Saturday, November 15, 2008

274




Günümüz toplumunun yarı açık algısına göre dünyanın en sıkıcı şeyi her zaman için "realizm" olsa gerek. Öyle değil mi ki; en çok güldüğümüz şeyler her zaman abartılı espriler, slapstick komediler, Burhan Altıntop'lar, Cem Yılmaz'lar ve Airplane!'ler'dir. Hayatı olduğu gibi yansıtma iddiasında olan her eseri sıkıcılıkla suçlarız ki bu zaman zaman hayatın meşakkatli yollarının hafife alınmasının da bir sonucudur. Çünkü o yollarda çoğu zaman "film gibi" sahnelere hakikaten rastlanır. Hayatta kalmak için yeni doğuran bir kadının sütünü içmek zorunda kalan bir adam hiç var olmadı, olamaz sanıyorsanız Rose of Sharon'ların merhametini, yoksulluğun sefaletini ve Steinbeck'in sosyal gerçekçiliğini hafife alıyorsunuz demektir. Ama yine de toz pembe dünyası içerisinde bunlar potansitel tüketici hedef kitleye inanması zor gelir ve bu yüzden dramatikliği ve etkisi 2 kat artar. Kısacası gerçekçiliğin ve mübalağanın tüm tartışmaya açık temsillerine ve algılanışlarına karşın hedef kitlenin nazarında kazanan her zaman din eksenli idealizmdir, romantizmdir, mübalağadır, Burhan Altıntop'tur.

İnsanoğlunun genlerine işlenmiştir adeta bu. Tarihin başından beri beşeriyetin yarattığı onca fikir ve hayal içerisinde en çok tutulanın hep mitoloji ve din olması da bundandır. Olağanüstü kelimesinin dayanılmaz çarpıcılığına karşı hepimizin bir zaafı vardır ve insanoğlu olanca güce taparlığıyla her zaman insanüstü olanı, tanrısal olanı kısacası kendisinden üstün olanı aramış ve ona anlaşılması güç bir itaat beslemiştir. Hegelyan efendi-köle diyalektiğini veya din-felsefe ilişkilerini inceleyecek olursak görürüz ki yabancılaşma kavramının dahi kökeninde bu yatar. İnsan her zaman mitolojik-efsanevi olanın çekiciliğine belki korkak olduğundan belki de sadece bundan hoşnut olduğu için kendi gerçekliğini emanet eder. Bunun sonucunda da maddesel dünyadan uzaklaşır ve bir nevi yanlış bilincin eseri olur. Yine Hegelci konuşursak bu yanlış bilinç aynı zamanda onun özgürlüğünü de kısıtlar. İnsan artık kendi yarattığı efsanelerin tutsağıdır ve hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu efsaneler her zaman hakimlerin denetimi altındadır.

Günümüz modernizminde de değişen hiçbir şey yoktur aslında. Din, eski önemini kaybetse de onun yerini alan baskın fikir ve ideolojiler yine hakimlerin emrindedir ve yine gerçek maddesel dünyanın yanlış bir tezahürü biçiminde öğretilir yığınlara. Bu bağlamda mit, efsane gibi kavramlarların sadece biçim ve özneleri değişmiştir. Hegelci Hıristiyan yabancılaşmasından, Marksist yabancılaşma teori ve gerçekliğine ulaşılmıştır ve tüm teknolojik bilimselliğimize rağmen halen en revaçta olan hikayeler sözde insanüstü alemlerden, freakshow'lardan ve mitolojik katmanlardan çıkar. "Spor ve Köşebaşı Kahramanları" yazımı tekrara girmek istemiyorum ama sporun ve spor medyasının bu efsane yaratma süreçlerinde geçmişin din ve ruhban sınıfı rolünü üstlendiği söylemek çok da abartılı olmayacaktır.

Spor ve "sevgili medyası"'nı zikretmeye başlayınca da nihayet konuma gelebildiğimi sizlere müjdeleyebilirim. Malum LeBron James, Nike ve Nba tarafından günümüz basketbolunun "kralı" ve "seçilmiş kişisi" ilan edileli çok oluyor ve bu bakımdan da en çok para getiren özne olarak onun etrafında döndürülen haberlerin ve oluşturulan efsanelerin de haddi hesabı yok. Lise yıllarından beri gelişimini takip ettiğim bu oyuncu hakkında büyük ihtimalle dünya çapında en çok veri toplamış, haber incelemiş ve analiz yapmış isimlerden biriyimdir. LeBron markası üzerinde Nike firmasının başından beri yürüttüğü reklam kampanyalarını inceleyecek olursak hep bir dinsel ve mitolojik temaya rastlayabiliriz. Book of Dimes reklamlarından, Witness serisine Nike elindeki bu hakikaten özel yeteneğin pazarlanmasında Hz.İsa modeli izlemiştir denebilir aslında. "Second Coming" yeryüzüne iner, basketbolun yeni kurtarıcısı olur ve bunları yaparken tabii ki insanüstü fiziğinden, başının arkasındaki gözünden ve bir Amerikan spor klişesi olan "winner" yani kazanan olma özelliklerinden faydalanır. Esasında bu "kazanan" olma özelliğine bir parantez açacak olursak özellikle 80'lerle birlikte spor literatüründeki hakimiyeti sağlanan bu yeti adeta Michael Jordan'la birlikte kapitalizmdeki rekabetin, spora ve dolayısıyla hayatın kendisine uyarlanmasından ibarettir. Piyasadaki vahşi rekabetin aynısı Jordan'ın rekabetçi kişiliğiyle birleştirilmiş ve spor arenalarının en büyük erdemi olarak pazarlanmıştır. Günümüzde "kaybeden" olarak anılan bir sporcu ne yaparsa yapsın iflah olmaz, olamaz ve sistem tarafından dışlanır. LeBron'a ve mitolojiye dönecek olursak; kapitalizmin kitleleri sürüklemek için ihtiyaç duyduğu efsane yaratma sürecinin bu haftaki son örneğini dillendirebiliriz artık.

Kapitalizm bir din ve LeBron James onun sözde Mesih'iyse eğer ESPN de hiç kuşkusuz İncil'dir. LeBron dahil olmak üzere hemen hemen tüm "kazanan" süperstarlarla ilgili klişe haberlere her gün rastlayabilirsiniz burada. Kobe Bryant şöyle rekabetçidir, Dwyane Wade öyle savaşçıdır, Dwight Howard böyle uçar; e ne var bunda LeBron da insan değildir. Oyuncunun hakkında çıkarılan son dedikodular, medyanın nasıl da efsane yarattığının güzel bir örneği. ESPN yorumcusu Jon Barry'nin çok yakın bir kaynaktan aldığını iddia ettiği bilgiye göre LeBron James 274 pound yani 130 kiloymuş. Eğer LeBron'u daha önce izlememiş biriyseniz "Ne olmuş yani" diyebilirsiniz ama onun oyununa aşina biri için bu hakikaten korkutucu bir rakam. Şöyle ki 130 kiloluk bir adamın bu kadar hızlı ve atletik olabilmesi şu ana kadar rastlanmış bir hadise değil. Yani ortada "insanüstü" olarak tanımlanan bir durum var ve tabii ki ESPN ve LeBron başrolde. Son 1 haftadır tüm Amerikan spor medyası ve forumları James'in 274 pound olmasını konuşuyor. Yürütülen tezler arasında LeBron'un Nike laboratuarlarında geliştirilmiş bir android olduğuna varan absürdlükte iddialar var ki işte tam da bu ve bunun gibi absürdlükler kapitalist medyanın efsane yaratma sürecini destekleyen olgular. Bu konuşmaların üstüne LeBron James'in salı günkü Milwaukee Bucks maçında faul çizgisinden zıplayarak bastığı smaç da denk gelince ortalık tam bir LeBron kazanına dönüştü. LeBron'un konu hakkında yaptığı "270 mi? Hayır bu bir dedikodu" açıklaması kulak arkası edildi. İşin komik tarafı LeBron James geçtiğimiz sezonun sonunda girdiği testlerde 262 pound çıkmıştı. Yani ortada çok da yeni bir durum yok. Vücuduna eklediği iddia edilen 12 pound yani 5 kilo bir adamı birden insan üstü yapmaz ama başta da söylediğim gibi verilerin sunuluşu yarattığı algıyı etkilemesi açısından çok önemli bir etkiye sahiptir. Ve zaten tanrısal olana karşı doğuştan bir zihinsel esaret besleyen insanoğluna bir şeyin olağanütü olduğunu inandırabilirseniz istediğiniz esareti yaratabildiniz demektir. Bu da otomatik olarak modern dünyada halkın afyonu olarak dinin yerini medyanın aldığının göstergelerinden biridir. Çünkü bir insan istediği kadar materyalist olsun kendinden üstün olana karşın dayanılmaz bir hayranlık besler. Bunu LeBron'un en iddialı hayranlarından biri olarak en iyi kendimden bildiğim için bu kadar rahat konuşuyorum.

İtiraf ediyorum: LeBron'un 274 pound olduğu yönündeki haberler ve akabinde gelen faul çizgisi smacı beni de çok heyecanlandırdı. Hatta söz konusu smacın videosunu dahi facebook aracılığıyla yayınladım. Bu yazıyla smacın görüntülerini üst üste koyarak kendi günah çıkarma işlemimi de aradan çıkarmayı umuyorum. LeBron'un faul çizgisinden smaç basabileceğini bilmiyor muydum? Elbette biliyordum. LeBron'un en az 120 kilo olduğunu ve basketbol tarihinin en atletik oyuncularından biri olduğuu bilmiyor muydum? Elbette ki biliyordum ama dedim ya insanoğlu kendinden üstün bir varlığı görmeyedursun hemen onu efsaneleştirir ve nedenlerini maddi hayatın dışında aramaya koyulur. Bu gerçek genlerimize tarih öncesinden işlenen bir güce tapma ve Tanrı'yı arama saplantısının kalıntılarından ileri gelmektedir.

Ve Hz.İsa suyun üzerinde yürürken Kral'ların ve ruhban sınıfının onun adına sömürdüğü halkın yerini günümüzde fabrikada LeBron James ayakkabısı yapımında çalışan işçiler almıştır. Muhtemelen 11 yaşında bir Çinli, favori oyuncusunun hiçbir zaman elde edemeyeceği ayakkabısını yapmak için haftada 2.5 dolara çalışırken ve ona duyduğu hayranlığın kendisine kaybettirdiği şeyleri göremezken ondan çok uzaklarda bir yerlerde "şov" devam etmektedir. İşin en ilginç tarafı ilerleyen teknolojiyle göya gerçekliğe erişimimiz kolaylaşırken tam tersine efsanelere ve yanılsamalara daha çok bağlandırılmamız belki de. Nasıl ki Hz.Musa, Kızıldeniz'i ortadan ikiye yardı, nasıl ki 2.13'lük Wilt Chamberlain faul çizgisinden zıplayıp smaç bastı, nasıl ki Earl Manigault potanın en tepesine yerleştirdiği bozuk parayı tek hamlede kapıverdi, LeBron James de elimizdeki tüm video görüntülerine rağmen bundan 30 sene sonra zıpladığı zaman kıçıyla smaç basabilen bir aldatıcı ilüzyon olarak anılacak. 2038'de görüşmek üzere. Ne o, yoksa biri sosyal gerçekçilikten ve romantizmden, sömürüden ve yabancılaşmadan, efsanelerden ve yanılsamalardan mı bahsetti?

Wednesday, October 29, 2008

Hoffenheim 1899: Aynı anda hem Bach hem Wagner




3 Eylül günü Hoffenheim için yazdığım yazıyı "İçimden bir ses 'Proje' Hoffenheim hakkında daha çok yazı yazmak zorunda kalacağımı söylüyor." diyerek bitirmiştim. Bakmayın aframa aslında hayli tedirgindim. "Çılgın" diye nitelenen bir şiddette hücum futbolu oynayan Rangnick'in talebelerinin parlayıp sönen kıvılcımlardan olacağı korkusunu elbette ki taşıyordum. Fakat ligde 9 hafta geride kalırken Hoffenheim öyle bir top oynadı ki...

Eduardo Galeano'yu uğrunda Montevideo'dan Sinsheim'a getirecek güzellikte, onun futbol dilencileri olarak nitelediği tüm futbolseverleri Hoffenheim taraftarı yapacak cesarette, Bild, Berliner Zeitung, Suddeutsche Zeitung, Frankfurter Allgemeine...Tabloidinden broadsheet'ine tüm gazetelerin manşetlerine isimlerini yazdıracak cibilliyette... Kulak asmayın ortodoks marksizme; realizm çağında haddini bilmez romantiklere öyle ihtiyacımız var ki! Hele ki sanatta ve sporda. Hoffenheim da Alman futbolunda Bayern'in sahip olduğu realist hükümranlığa tüm sevimliliği ve racon tanımazlığıyla ama aynı zamanda oyunu kuralına göre oynamasını da bilen hinliğiyle başkaldırıyor.

9.hafta geride kaldığında, milyarder Hopp'un işçileri ve cesur Rangnick'in talebeleri ligin en çok gol atan ve tartışmasız en güzel futbolunu oynayan takımı olarak liderler. Santraforda İbisevic'i Demba Ba'sı, hücumun beyninde Salihovic'i, kanatlardan Beck'i ve Obasi'si, orta sahada Eduardo'su ve Gustavo'suyla futbol değil kimi zaman Bach kimi zaman Wagner izletiyorlar adeta sevenlerine. Yeri geldiğinde öyle naif ve yumuşak, yeri geldiğindeyse acımasız ve tempolu. Geçtiğimiz hafta ilk yarım saatte kalesinde 3 gol gören Hamburg'un oyuncuları genç, hızlı ve aç Hoffenheimlılar'ın maçlardan önce ne yediklerini merak ededursun onlar yaş ortalaması 23 olan takımlarının gün geçtikçe artan formuyla övünmeye devam ediyorlar ve hayal ediyorlar: Acaba bu başlangıç 1965'te lige adım atar atmaz damgasını vuran genç Bayern Münih takımının kısa sürede inşa ettiği imparatorluğun bir benzeri için temel oluşturabilir mi?

Arkalarında Münih gibi dev bir kentin olmadığı muhakkak ama herşeyin de mükemmel olması zaten beklenemez. Hopp ve Rangnick'in eseri adından söz ettirmeye devam ediyor. E St.Pauli'de halen 2.ligde olduğuna göre rahatça söyleyebiliriz: hepimiz döneğiz, hepimiz Hoffenheimlıyız!

Tuesday, October 14, 2008

Umurumuzda mı Sanki Medya Etiği?



Futbol kamuoyumuzun son haftalardardaki en sıcak konusu Ertuğrul Sağlam'ın kovulması ve yerine Mustafa Denizli'nin getirilmesi. Kimileri Ertuğrul'un gönderilmesini eleştirdi, kimileri Yıldırım Demirören'in aynı anda dansöz ve despot olmayı becerebilen tavırlarını. Mustafa Denizli üzerine odaklanan eleştirilerse genelde onun Beşiktaş hocalığı için uygun kişi olmadığı eksenindeydi. Sığ yorumların kralı olmasına rağmen Türk medyasının aykırı sesi elbisesini üzerine oturtan Hıncal Uluç ise Denizli'ye yapılan bu teklifin bir hakaret olduğunu; Demirören'in önce Lucescu'ya gitmesinin, ret cevabı alınca da lütfen Denizli'ye dönmesinin eski milli hocayı aşağılamak anlamına geldiğini belirterek radikal kıyafetlerini bir kez daha sergiledi! Altı kaval üstü şeşhane! Radikal Uluç'umuz dahil kimsenin aklına bu işin bir de etik yönü yok mu diye sorgulamak gelmedi.

Mustafa Denizli futbol sezonuna işsiz bir teknik direktör olarak başladı ve bunun üzerine Lig Tv yorumcusu olarak karşımıza çıktı. Televizyondaki ilk 6 haftalık performansını en kibar tabirle kötü olarak niteleyebiliriz. Başarılı bir antrenör olmakla iyi bir yorumcu olmanın birbirinden ne kadar farklı olduğunu bize bir kez daha kanıtlayan bir formu vardı. Akıcı olmayan cümleler, isabetsiz tahliller, kötü yorumlar...Dünyanın en basit oyunlarından futbolu, anlatımıyla bu kadar zor ve çekilmez hale getirmek de bir beceri işidir diye düşündüm ve ekseriyetle yaptığım gibi "mute" modunda izlemeye devam ettim maçları. Maç sonu açıklamalarında ise genelde eleştireldi ki bu sezon 3 büyükleri izleyen herkesin de öyle olması doğal. Şu anda senede en az 1.5 milyon dolara anlaştığı takımı Beşiktaş'ın eski hocası Ertuğrul Sağlam'ı da çoğu zaman ağır bir dille eleştirdi. Bugüne geldiğimizdeyse durum ortada. Ertuğrul kovuldu. Yerine onu medya aracılığıyla eleştiren Denizli göreve getirildi. Bu noktada durup biraz düşünmek ve medyası, saha içi ve saha dışı organlarıyla spor dünyasının mevcut etik kurallarını biraz sorgulamak gerekiyor.

Medyada yorumculuk yaparak para kazanan bir antrenörün eleştirdiği(eleştirmesine aslında gerek de yok) kimsenin yerine göreve getirilmesinde iç gıcıklayan bir durum var. X yorumcusunun kendi ekonomik çıkarları için elinde bulunan medya gücünü kullanarak rakibini baltalamayacağını kimse garanti edemez. Denizli'nin niyetinin bu yönde olduğunu söylemiyorum. Ama kötü niyetli bir insanın bu yola başvurmayacağının da teminatı kimsede yok. Mustafa Denizli gibi kariyerli bir hocanın da hemen hemen her sezon yedek antrenör olarak büyük kulüplerin B planını oluşturduğunu biliyoruz. "Denizli Beşiktaş'ta" dedikodularını her sene en az 10 kere okuruz. Kısacası "Beşiktaş antrenörlüğü hayalimdi" diyen Mustafa Denizli'nin yorumculuk yaparken aklından bu hayalin geçmediğini iddia etmek biraz zor. Bu kadar kolay manipüle edilen bir ortamda bu biraz gayrı ahlaki bir durum teşkil ediyor gibi geliyor bana. Doksanlarda Türkiye'nin de yaşadıği "medya savaşları"'nı hatırlarsak olayın özü ekonomik bir rant sahasının kapışılmasından ibaretti aslında. Peki bu olayda da bunun bir benzeri yok mu? Ortada yine küçük çaplı da olsa ekonomik bir rant alanı var ve elinde medya gücü bulunan bir teknik direktör-medya çalışanı. Kulağa çok farklı gibi gelse de aslında birbirine çok benzer iki durum.

Sonuçta Ertuğrul Sağlam şu anda işsiz. Tazminatı vardır şusu vardır busu vardır. Tabii ki adamı aç bıraktınız diye saçmalayacak değilim ama onuru kırılmıştır kuşkusuz. Onun yerinde ise artık 1 hafta önce onu medya aracılığıyla eleştiren Mustafa Denizli var. Aslında bu hadisede benim vurgulamak istediğim nokta da ismi geçen özneler değil senede birkaç kez örneğini gördüğümüz bu çarpık tablonun yansıttığı etik sorun. Medyada yorumcu olarak görev yapan teknik direktörlerin aynı sezon içinde hocalık yapması etik midir değil midir? Tartışınız, bence değildir ve bu konunun hiç gündeme getirilmemesinin sebebi de medya etiği gibi hassas konuların umurumuzda bile olmamasıdır.

Bir kez bile canlı izlememiş olmama rağmen en sevdiğim futbol takımlarından olan 87/88 ve 88/89 Galatasarayı'nın teknik direktörü "Büyük Mustafa"'ya başarılar...

Saturday, October 11, 2008

Çinliler Ne Marka Spor Ayakkabı Giyiyor?



Az önce BBC Türkiye'nin NTV'de yayınladığı haber bülteninde izlediğim "Amerikan Seçimleri" paketindeki Ohio vurgusu, çok önceden yazmış olmam gereken bir yazıyı yazmam için beni dürtüverdi. Haberde, Ohio eyaletinin ABD'deki yakın giden seçimlerde ne kadar kilit bir rol oynadığı ve eyaletin sosyo-ekonomik yapısının ülkenin genelini ne kadar isabetli yansıtabildiği belirtiliyordu. Bu gerçek bana LeBron James ve onun demokrat aday Barack Obama'ya verdiği desteğin aslında ne kadar önemli ve bir o kadar da karmaşık ilişkilerin sonucu olduğunu yeniden hatırlattı.

NBA, özerk bir kurum olarak politikadan hep uzak durmuştur. Michael Jordan dönemi ve sonrasında yaşadığı ağır endüstriyelleşme safhalarında da bu özellik had safhaya çıkmıştır. Yüklü sponsorluk anlaşmaları imzalayan sporcuların ortaklık yaptığı firmaların da telkiniyle politikadan kendini soyutladığı gerçeğini en iyi Michael Jordan örneğinde görebiliriz. Harvey Gantt, siyahi bir demokrat olarak 1990 yılında Kuzey Carolina eyaleti Senato seçimlerinde Michael Jordan'dan destek istediğinde tarihin gelmiş geçmiş en iyi basketbolcusundan şu cevabı almıştı : "Olmaz Harvey, Cumhuriyetçiler de spor ayakkabı alıyor." Michael Jordan'ın bu cevabı "endüstriyel spor" dönemini en iyi özetleyen cümleydi aslında. Ekonominin spor ve sporcular üzerinde sağladığı hakimiyet o kadar baskındı ki büyük firmalarla anlaşması bulunan herhangi bir atletin politik bir fikri olamaz, olsa bile bunu açıklayamazdı. Jordan'dan günümüze hem çok şey değişti hem de hiçbir şey değişmedi. Michael Jordan şu anda bir sporcu olarak değil ama bir spor kulübü ve markasının sahibi olarak halen sektörde önemli söz sahibi. "Majesteleri", Businessweek'in geçen hafta yayınladığı araştırmaya göre dünya sporunun en etkili dokuzuncu ismi.(1) Halen Nike bünyesindeki Air-Jordan markası da Nike'ın en önemli ürünlerinden...

Aynı Nike'ın günümüzdeki yüzü ise başka bir isim: LeBron James. 23 genç yaşındaki genç basketbolcu sadece saha içi başarıları ile değil iş alanında yaptıklarıyla da hayli profesyonel bir görüntü çiziyor. Lige ilk geldiği andan itibaren NBA ve Nike'ın altın çocuğu olarak kabul edilip pazarlanan Cleveland Cavaliers'ın forveti, Jordan sonrası sektörün yeni kurtarıcısı olarak görülüyor. Kariyerinin başından beri önüne "Jordan" örneği konulan ve onun gibi olması öğütlenen LeBron sadece oyun stiliyle değil farklı karakteri ve politik tercihleriyle de örnek aldığı efsaneden ayrılıyor. LeBron James, Ağustos ayında Barack Obama'nın kampanyasına 20 bin dolarlık bir bağış yaparak "Cumhuriyetçiler de spor ayakkabısı satın alıyor" zihniyetini pek umursamadığını gösterdi ve geçtiğimiz hafta da Demokrat Parti'nin Cleveland, Ohio propagandasında önemli bir rol üstlendi. Hemen belirtelim 23 yaşındaki süperstar aynı zamanda Jordan'ın 9. olduğu Businessweek "sporun en etkili 100 figürü" listesinde de 17.sırada yer alıyor(2) ve bu özelliğiyle de aktif basketbolcular içerisinde birinci sırada. Peki nasıl oluyor da olmazsa olmaz apolitikliğiyle tanıdığımız Nike, NBA, Coca-Cola gibi büyük şirketlerin yüzü olan bu genç adamın kendi politik görüşünü açıklamasına izin veriliyor? Jordan döneminden bugüne değişen nedir? Ya da LeBron ve takipçilerini(Carmelo Anthony de Demokratlar'a destek verdiğini açıkladı) bir değişimin öncüsü olarak nitelemek ne kadar doğru?

Şunu hemen belirteyim LeBron James daha önce herhangi bir siyasi konu hakkında yorum yapmaktan tamamen uzak duran bir kimseydi. Olimpiyatlar öncesi Kobe Bryant'la birlikte Darfur Sorunu'nu ve Çin'i eleştiren ufak yorumlarda bulunduysa da olimpiyatlar başladığı zaman o da Kobe de bu konuda sessiz kalmayı yeğlediklerini ve işlerinin sadece basketbol olduğunu açıkladılar. Belli ki Çin'de önemli yatırımları bulunan Nike ve NBA'den daha ileri gitmeleri için izin çıkmamıştı. İşin ilginçliğini arttıran nokta da bu işte. Çin'i kızdıracak bir mevzuda konuşmasına izin verilmeyen LeBron James nasıl oluyor da açıkça cumhuriyetçileri karşısına alabiliyor? Yoksa Nike artık cumhuriyetçilerin spor ayakkabısı almadığını mı düşünüyor? Tabii ki hayır! Peki o zaman nedir bu ani U dönüşünün sebebi? Belli ki Nike, cumhuriyetçi kesimden gelecek eleştirileri pek de kaale almıyor. Burada çok daha iddialı bir sav öne sürülebilir: Nike ürünlerini pazarladığı bir market olarak Çin'i çok daha fazla önemsiyor. Başka bir deyişle de artık Amerikalılar'ın değil Çinliler'in ne marka ayakkabı giydiği önemli! Benzer şeyleri Warren Buffett ve onun şirketleri için de düşünebiliriz. Aynı zamanda LeBron'un akıl hocası olan dünyanın en zengin adamlarından Buffett'nin en önemli iş ortaklıkları Çin'le ve emin olun eğer Buffett, "dünyanın ilk milyarder sporcusu olmak istiyorum" diyen LeBron James'e cumhuriyetçileri kızdırmamasını öğütleseydi bugün bu tartışmaları yapıyor olamazdık. İşin bir diğer boyutu da Warren Buffett'nin olası bir Barack Obama hükümetinde Maliye Bakanı olma ihtimali ki bu olayın sosu gibi adeta.

Dünya hızla değişiyor. Halen kapitalizmle ve onun labirentleriyle boğuşsak da son günlerde yaşanan bu tartışmaları yorumlamaya kalktığımızda ABD'nin en güçlü kapitalistleri dahil birçok gücün kendi halkından(!) önce Çin marketini memnun etmeye çalıştığını görüyoruz. Ve bu da bize Çin'in yaklaştığı bilinen hegemonyasını net bir şekilde ispatlıyor. İspatladığı bir başka şey de küresel ekonominin yerel öncelikleri ne kadar ikinci plana itebildiği. Burada tabii bir başka soru işareti ortaya çıkıyor o da yerel önceliklerin piyasa tarafından umursanmadığı bu ortamda bir ideoloji olarak milliyetçilik nasıl gücünü koruyor ve nasıl halen devlet destekli meşruluğunu üretebiliyor? Buna verilecek en iddialı ama gerçekçi yanıt da kriz dönemlerinde mutlak bir savaş yaratan(bkz:corrective war, creative destruction teorileri) kapitalizmin bu savaşlarını meşrulaştırmak ve desteklemek için devlet ve halk destekli bir milliyetçiliğe ihtiyacı olduğu gerçeği. İlişkiler karmaşık ama iyice düşünüldüğünde son derece mantıklı ve bir o kadar da "günahkar".

Özetlemek gerekirse LeBron James'in bu çıkışı belki "süperstarların apolitik olması" ilkesinin yıkılması açısından kayda değer gibi gözükebilir ama gerçekleri derinlemesine deştiğimizde bu durumun da mevcudiyetini sponsorların iznine borçlu olduğunu anlayabiliriz. Nike istemese ya da Warren Buffett desteklemese, LeBron James de "cumhuriyetçiler de ayakkabı satın alıyor" diyerek apolitikliğini koruyabilirdi(tıpkı Darfur olayında olduğu gibi). Eğer Warren Buffett açıkça Obama'yı desteklediğini açıklayabiliyorsa bunu onun gibi bir kapitalist olan LeBron James neden yapamasın? Sonuç olarak ne LeBron kahraman ne de Jordan hain, sadece kapitalizm pragmatist!

Not: Nihayetinde bir spor yazısı olduğu için "hater" eleştirilerini başlamadan kesmek adına şu gerçekleri ekleyeyim: Michael Jordan basketbolcu olarak en sevdiğim isimdir. LeBron James ise aktif basketblcular arasında en favori oyuncum.

1)http://images.businessweek.com/ss/08/10/1002_power100/9.htm
2)http://images.businessweek.com/ss/08/10/1002_power100/17.htm

Bayern ve CSU: Oktoberfest'in Uğramadığı Devler



Bundesliga'yı yakından takip edenler şu medyasentrik(bu kelimeyi ben mi yarattım?) yaklaşıma fazlasıyla aşinadırlar: "Bayern Münih asla yenilmez." 40 senedir Alman futbolunu domine eden ve ortalama 2 senede bir şampiyon olan güneyin bu zengin takımının sorgulanamaz fatihliği beraberinde tüm ülkeye karışık olarak yayılan bir kibir ve alçaklık kompleksi getirmiştir. Bayern, asla rakip kendisinden daha iyi olduğu için yenilmez. Bayern yenilir çünkü maçı fazla önemsememiştir, Bayern yenilir çünkü as futbolcularını dinlendirmektedir, Bayern yenilir çünkü ligin erken kopmasını ve reytinglerin düşmesini istemez vs...Uluslararası başarılarla dolu Alman futbolunun son 40 senesinin yerel satıhtaki özeti bu medyasentrik klişede gizlidir aslında. Bayern'in yüceliği sorgulanamaz! Buradan anlıyoruz ki ligin ilk 7 haftasında sadece 2 kez kazanabilen Münih ekibinin canı bu sene pek kazanmak istemiyor!

Öte yandan Alman siyasetini yakından takip eden diğer güruhun farkında olduğu bir başka hegemonyada da Bavyera'daki CSU(Hristiyan Sosyal Birlik) partisi başrolü oynar. 1966'dan beri eyalette adeta bir tek parti iktidarı sürdüren politik organ 42 senede hiçbir zaman ikinci parti konumuna düşmemişti, ta ki bu seneye kadar. 28 Eylül'deki eyalet parlamentosu seçimlerinde Sosyal Demokrat Parti(SPD)'ye karşı ağır ve alışık olmadığı bir yenilgi alan partinin de aynı mantıktan devam ederek şu sıralar pek yönetme havasında olmadığını düşünebiliriz.

Tabii ki Bavyera-eksenli medyanın ağzıyla konuşmayı bırakırsak(umarım bu ana kadar ciddi olduğumu düşünmediniz) her iki Bavyera devinin de başarısızlıklarının daha gerçekçi ve rasyonel sebepleri olduğunu söyleyebiliriz. Edmund Stoiber'in yerine başkanlığa seçilen Erwin Huber'in selefinin karizmasının yakınından dahi geçememesi, Bavyera'nın özellikle Münih, Nürnberg gibi büyük şehirlerinin kozmopolit yapısı ve bu sosyal ortamın nihayet daha az muhafazakar bir politik görüş yansıtabiliyor olması CSU'daki krizin en önemli sebepleri.

Parlamentodan sahalara geçiş yaptığımızda ise karşımıza Jürgen Klinsmann'ı ve onun beraberinde getirdiği sarışın bir hayal kırıklığını görüyoruz. Görünen o ki Alman milli takımıyla becerdiği işlerde hep geleceği parlak bir antrenör izlenimi veren efsane futbol adamının Bayern'i yönetmenin Almanya'yı yönetmekten kat be kat zor olduğunu anlaması çok da uzun sürmemiş. Taktiksel hamleleri, oyuncu tercihleri ve motivasyon hamleleriyle hep sınıfta kalan Klinsi'nin karışık kafası sadece kulüp ileri gelenlerinin ve medyanın değil futbolcularının da canını sıkmışa benziyor. 2 haftadır kaptan Van Bommel'in 3-5-2 ve rotasyon eleştirileri Bild'in manşetlerini süslüyor. Sansasyon meraklısı Bild'in ise Bayern'in başarısı kadar bu durumuna da sevindiği muhakkak. Sezon başında Klinsmann'ın uyguladığı 3-5-2 sistemi başlarda 1-2 iyi sonuç verince taktik dehası ilan ettikleri teknik adamı şimdiden işe yaramaz olarak yaftaladılar bile. İşin gerçeği şu ki Klinsmann'ın acilen taktiksel olarak bir istikrar yakalaması şart ve bu istikrar 3-5-2'den ziyade 4-4-2 varyasyonlarından birinde olursa Bayern'deki herkes daha mutlu olacak. Kaleci Rensing'in bir Bundesliga takımı kalecisi olamayacağının anlaşılmasından sonra yeni bir kaleci için şimdilik yapılacak bir şey yok ama Ribery'nin dönüşüyle Jürgen'in de aldığı riskleri asgariye çekmesi ve maçları ilk 20 dakikada değil 90 dakikada kazanmaya konsantre olması gerekiyor.

Kısacası Bavyera'nın doruklarına kazık çakmış iki devin son dönem performansları iç açıcı değil ama CSU'nun başarısızlığına sevinip Bayern'inkine üzülen biri olarak Klinsmann'a acil bir sihirli değnek bulmasını öneriyorum. Zira her ne kadar Rummenigge tüm eleştirilere rağmen "şampiyonluğa Klinsmann'la ulaşacağız" dese de kibirin hakim olduğu her yerde sabırsızlığın da bolca bulunduğunu hatırlatalım. Ha bir de başkanların bu tarz açıklamalarının %70 oranla istifayla sonuçlandığını da. Bavyera'da Oktoberfest geldi-geçti ama CSU ve Bayern mensupları bu kez biraları eğlenmek için değil efkar dağıtmak için yudumladılar.

Wednesday, October 1, 2008

Çocuklarla Şampiyon Olamazsın


"Çocuklarla hiçbir şey kazanamazsınız". Alan Hansen'ın 1996 Manchester United'ı için öne sürdüğü bu kehanetin ömrü Ferguson'un genç öğrencileri sezonu duble'yle tamamlayınca kısa sürmüştü. Bu önerme sonucu itibariyle başarısız oldu olmasına ama içeriği itibariyle büyük ün kazandı ve futbol terminolojisinin en meşhur sözlerinden biri haline geldi. İşte Hansen'ın pek de katılmadığım bu sözünü 2009 Arsenal'i için bu sefer ben sarf edeceğim. Üstelik 4-0'lık Porto zaferlerinin hemen arkasından.

Arsene Wenger, günümüz futbolunun en önemli hücum teorisyenlerinden biri. Son 5 yılda oturttuğu çok paslı, hızlı ve dikine atak sistemi Arsenal'i 2000'lerin en heyecan verici takımı haline getirdi. 2 stoperi hariç her an hücumu düşünen 4-5-1 varyasyonlarından oluşturduğu sistemi bir çok teknik adama da ihraç etti ama başarıyı o veya onun gibi oynayanlar değil Mourinho ve Ferguson gibi onun sisteminde ufak değişikliklere giden isimler elde etti. Peki nedir Mourinho ve Ferguson 4-5-1'i ile Wenger 4-5-1'i arasındaki fark?(bu arada bu sistemi 4-3-3 diye de okuyabilirsiniz) Çok basit: Sağlam savunma ve tecrübe! Esasında modern 4-5-1'in geniş bir analizi için ayrı bir yazı ayırmak gerekir ama çok kısa özetlemek gerekirse Wenger ve Arsenal'in senelerdir Chelsea ve Manchester United gibi takımların gerisinde kalmasının en önemli sebebi bu.

Wenger'in cesaretini, atak futbol felsefesini ve genç futbolculara verdiği önemin değerini çok kıymetli buluyorum ama ufak çocukların bile görebileceği gerçeklere anlaşılmaz bir şekilde kör kalmayı tercih ettiği için 7/24 aymazlıklar dünyasında dolaştığını düşünmeden de edemiyorum. Son şampiyonluğunu kazandığı 2003/04 sezonunda Henry'le birlikte takımın en önemli ismi Patrick Viera'ydı. Modern futbolda sağlam bir ön liberonun değeri sözde futbol ulemalarının düşündüğü gibi korkak bir zihniyetin ürettiği bir efsaneden ibaret değil. Arsenal senelerdir, 4'lü defansının önünde 6 hücumcuyla oynuyor. Denilson ve Fabregas dahil bu oyuncuların hepsinin en önemli özellikleri iyi hücumcu ha bir de çocuk denecek yaşta olmaları. Dünkü Porto maçını ele alalım: Denilson, Fabregas, Nasri, Van Persie, Walcott önlerinde Adebayor. Müthiş yetenekli 6 isim ve tam da Wenger'in sevdiği çok paslı, dikine oyunu oynayabilecek bir takım. Sonuç: Arsenal 4-0 kazandı. Ama maçı izleyenler gördü ki işler biraz Porto lehine gelişse 25.dakikada mavi beyazlı takım 2-0 önde bile olabilirdi. Topçuların yarı sahasını geçmek o kadar kolay ki! Gerçi en iyi top hırsızınız Denilson olursa bu riski de zaten göze alıyorsunuz demektir.

Arsenal daha hafta sonunda ligin yeni ekibi Hull'a sahasında 2-1 kaybetti. Manu yahut Chelsea'nin böyle bir yenilgi alması koca sezonda ya 1 ya 2 keredir. Oysa Arsenal bu tip mağlubiyetler yüzünden senelerdir şampiyonlukta iddialı olamıyor. Tecrübesizlik ve yeni bir Viera bulmama ısrarı Wenger'in takımlarını başarısızlığa sürüklüyor. Fransız teknik adamsa, bu gerçekleri görmezden gelmeye devam ediyor ve gidiyor yaz döneminde Samir Nasri'yi transfer ediyor. 1.65'lik, 21 yaşında bir hücum oyuncusunu! Arsenal'in ihtiyacı olan bu değil Wenger, 1.90'lık bir işçi ve tecrübe lazım bu takıma. Aslında Wenger'e gereken şey bir 2003/04 hatırlatması. Hani Arsenal'in ligin en az gol yiyen takımı olarak namağlup şampiyon olduğu sezon, hani son şampiyonluğun geldiği sezon! Wenger'e tabii ki büyük saygı duyuyoruz ama gözünün önündeki başarı formülünü görmezden gelmesi ve çocukça bir ısrarı devam ettirmesi de affedilemez.

Yeni bir Viera'n olmadan çocuklarla şampiyon O-LA-MAZ-SIN Wenger!

Monday, September 22, 2008

Revithi'nin İzinde Bir Arpa Boyu



Türk spor medyasında kadının temsili ve cinsiyetçilik sorunu o kadar vahim bir derecedeki yarın memleketteki tüm kadın sporcular toplu bir kararla profesyonel hayatlarına son verseler bunun günlük medya akışına hiçbir etkisi olmaz. Hatta bu toplu grevin haberi bile spor servislerine uğramadan 3.sayfalarda kendine ancak absürd haber titriyle yer edinebilir. Tabii ki medyadaki cinsiyetçilik problemini yerel veya spora özgü bir mesele olarak düşünmek eksik bir yargı olur ama sorunun bu topraklarda şiddetini arttırdığı gerçeği de göz ardı edilemez.

Konuya evrensel bir açıdan bakacak olursak öncelikle kadının spor medyasındaki ihmalinin çeşitli sebeplerini saptamak gerekir. Birincisi, eleştiri getiremeyeceğimiz bilimsel bir yapının sonucu yani biyolojik. Erkeğin fiziksel olarak kadına karşı daha güçlü ve atletik olması birçok sporda avantajlı olmasına sebebiyet veriyor. Tabii ki bu genellenemez. Pekala kadınların da erkeklerden üstün olduğu sporlar mevcut ama büyük bir çoğunluk bunun tersini işaret etmekte.

KADINA KARŞI BİR BASKI ÖRGÜTÜ OLARAK SPOR


İkincisi, pederşahi dünyamızda cinsiyetçiliğin ezeli ve ebedi bir sorun olması. Erkek-kadın çekişmesinde antik dönemlerden bu yana resmi görüşün şekillendirdiği sosyal, siyasal ve ekonomik araçların dolayısıyla devlet aygıtının hep ezilen kesim yani kadına karşı bir baskı aracı olarak işlev gördüğü açık bir gerçek. Bir kere bu durumun yarattığı bir geleneğin ve muhafazakar toplum yapısının olduğunu kabul etmek gerekir. Tabii bu işin daha çok erkek egemen ideolojik yanını yansıtıyor ki sorunun devamı da bunla yakından bağlantılı.


Üçüncü meselemiz daha çok duygusal yani ekonomik sebeplere dayanıyor. Bu da burjuva kapitalist toplumun çıkarları adına gelişen bir ilişkinin eseri. Yani, izleyicilere göre(müşteri) kar getiren, satan neyse onu medyaya taşımak, onu haberleştirmek, onu reklamlaştırmak. Burada tabii ki yine siyasal etkenlerin de rol oynadığını belirtmek gerek zira seneler içinde yaratılan "kadın sporları zevksizdir, izlenmez" görüşü biraz da erkek egemen ideolojilerin abartılı bir propogandasının ürünüdür. Bir spor müptelası olarak kalkıp da bir ukala bana "Steffi Graf'ı izlemek Pete Sampras'ı izlemekten sıkıcıydı" derse bende ona ağzının payını güzel bir dille veririm. Tabii ki mesele burada hangisinin daha iyi tenisçi olduğu değil. Zira ilk başta bahsettiğim biyolojik sebepler ve atletik beceri sebebiyle kadın-erkek rekabetinde direkt bir karşılaştırma yapmak kadınlar aleyhine yanıltıcı ve yanlış olur. Burada mesele hangisini izlemenin daha çok keyif verdiği ve 14 yıllık bir tenissever olarak hararetle iddia edebilirim ki bir Steffi Graf-Arantxa Sanchez maçı kesinlikle Pete Sampras-Andre Agassi maçından daha az izlenebilir değildi.

Bir çok spordan emsaller verilebilir ama tenisi özellikle kullandım. Sebebiyse basit çünkü tenis medyada temsil konusunda kadın-erkek eşitsizliğinin belki de en az yaşandığı alan. Fakat burada da farklı bir istismarın varlığı devreye giriyor. Ne demiştik kapitalist medyanın seçimlerinde rol oynayan etkenleri sayarken? "Kim kar getirir, kim izlenir". Spor medyası, izleyicilerinin çoğunluğunu erkek olarak kabul eder ve bu da reklam-yayın ilişkisini kökünden etkileyen bir faktör. Bu açıdan bakıldığında tenisin kadın-erkek eşitliği konusunda nispeten daha dengeli bir seyir izlemesinin önemli bir sebebi de minik etekleriyle pazarlanan sporcuların erkekler için izlenebilirliklerini korumaları. Burada da ciddi bir şekilde cinsel istismar rol oynuyor tabii ki. "Kortların yeni güzeli", "Seksi tenisçi", "Çığlıklarıyla seyircileri mest etti" tarzı sunumlara kendi medyamızdan da dış medyadan da yakınen aşinayız. Bugün başarılı bir bayan tenisçinin(tenisle kendimizi sınırlamak zorunda değiliz) ilk çıkışını yaptıktan ve sponsorunu kaptıktan sonra ünlü bir dergiye yarı-çıplak pozlarıyla kapak olması arasında 1 ay ya var ya yok. Kuşkusuz cinsel istismarın yaşandığı tek alan tenis değil. Basketbolda Lauren Jackson, voleybolda ise Neslihan Demir örneklerini de verebiliriz. Her ikisi de Türk medyasının "seksi fotoğrafları için tıklayınız" rezilliğinin spor arenasındaki kurbanları. Neslihan Demir örneğinin aklıma gelmesi iyi oldu çünkü yazının başındaki iddiamı biraz törpülememi gerektirecek kendisi. Öyle ki, kadın sporcuların Türk medyasında kendine yer bulabildiği yegane mecra "seksi fotoğrafları için tıklayınız" gazeteciliği ve kadın sporcularımız olur ya toplu greve karar verirlerse bundan en çok bu kesim zarar görecektir.

CİNSİYETLER SAVAŞI

Olayın dördüncü boyutu yine ideolojik. Daha çok satmak ve popülerleşmek adına kahraman üzerine kahraman yaratan spor medyasının konu kadın sporcular olunca kahramandan ziyade "seksi ünlü" yaratma yoluna gitmesinin sebebi hem siyasi hem de ekonomik etmenleri içinde barındırıyor. Bugün Maria Sharapova gibi başarısını defalarca kanıtlamış bir isim bile sırf fiziksel özellikleri sebebiyle "seksi tenisçi", "bayan çığlık" tanımlamasının ötesine geçemiyor. Toplumun önüne habire rol modeller sunan medyanın genç kızların önüne sunduğu karakterlerin vurgulanan tek özellikleri güzel olmaları. Amerikan medyasının 70'lerdeki Billie Jean King-Chris Evert rekabetinde feminist ve aktivist King'i değil de "güzel ve seksi" Evert'ı tutması bir tesadüf değildi elbette. Ne zaman ki Billie Jean King, 1973'de medyanın "Cinsiyetlerin Savaşı" olarak etiketlediği özel bir maçta Bobby Riggs'i devirdi ancak o zaman hak ettiği ilgiye kavuşabildi. Bir de WNBA gibi kurumların lezbiyen sporcuları dışlaması hadisesi var ki o konunun medya tarafından örtbas edilmesi rezaleti başlı başına ayrı bir yazı gerektirecek kadar düşündürücü.

Stamata Revithi...Bu çok önemli Yunan kadınının 1896 yılında düzenlenen ilk olimpiyatlara katılması sadece cinsiyeti sebebiyle engellenmişti. O, sözde modern ve ilerici dünyanın bağnaz Viktoryen ahlakının belirlediği kurallara karşı kendi mücadelesini verdi ve yarışını gayrı resmi olarak da olsa bitirdi. Devrin olimpiyat komitesinin ona verecek bir ödülü yoktu ama Revithi, spor dünyasında kadın hareketinin öncü isimlerinden biri olarak tarihin ödülünü kazanmıştı. Yine de günümüzdeki vaziyete baktığımızda eşitlikçi, modern ve ileri hatta tarihin sonu olduğu iddia edilen düzende kadın sporunun erkek hegemonyasına karşı Revithi'nin resmi kaderini paylaşmaya devam ettiğini görüyoruz. Sonuç olarak maalesef ki spor, erkeğin kadın üzerindeki baskısını arttırmak için kullandığı önemli alanlardan biri haline gelmiş durumda ve mevcut düzende de bunun değişmesinin mümkün olmadığı açıkça ortada.

Friday, September 12, 2008

Hakeem Olajuwon ve Bir Hall of Fame Eleştirisi




Geçtiğimiz hafta NBA tarihinin efsane pivotlarından Hakeem Olajuwon, aralarında Patrick Ewing, Adrian Dantley, Pat Riley ve Dick Vitale gibi isimleri de bulunduran elit bir grupla birlikte Basketball Hall of Fame'e yani basketbolun şöhretler müzesine kabul edildi. Kuşkusuz böylesi olağanüstü atletlerin başarılarla dolu kariyerini onurlandırmak çok hoş bir jest ama bu "Şöhretler Müzesi" kavramında beni rahatsız eden birkaç nokta var ki dile getirmeden edemeyeceğim.

Rahatsızlığımın sebebi şuradan kaynaklanıyor ki esasında bu konuya "Spor ve Köşebaşı Kahramanları" yazımda da değinmiştim. Malum 20.yüzyılda spor bir iş alanı olarak marjinal bir değişim ve gelişim yaşadı ve sonucunda da yepyeni bir üretim aracı olarak karşımıza çıktı. Sporcuların ücretli atletler haline dönüşmesiyle de pratik olarak işçi sınıfına yeni bir grup katılmış oldu. 1900'lerin başında henüz atletler kelimenin tam anlamıyla emekçiyken yani proletaryanın diğer üyelerinden ücretsel olarak farklı bir muamele görmezken bile meslektaşlarından farklı bir statüleri vardı: Şöhret Olmaları. Yüzyılın başında dahi İngiliz kasaba takımlarının deplasmana giderken tüm ahali tarafından yolcu edildiği ve karşılandığı bilinen ve sıkça anlatılan bir şeydir. Yani bu yeni sınıfın emekçilerinin yerel kahramanlar ve "şöhretler" olarak görülmesinin kökeni çok eskilere dayanıyor. Tabii ki sporcuları fabrika işçilerinden ayıran temel farkların en önemlilerinden yani sporun bir eğlence aracı olması sebebi bunda ve yüzyılın gelişimi içerisinde sporcuların değişen kimliğinde önemli rol bir oynuyor. Kısa süre içerisinde sporların popülerleşmesi, kitlelere yayılması ve nihayetinde endüstriyelleşmesiyle sporcuların kazandıkları miktarlar dudak uçuklatan rakamlar haline dönüştü ve yeni bir kapitalist emekçi sınıfının doğuşuna tanık olundu.

Sporcuların yüzyıl içerisinde değişen kimliğinde değişmeyen en önemli şey onların hala "şöhret" olmalarıydı. Tabii ki kapitalist bir devlet anlayışında işçinin onurlandırıldığını göremezsiniz ve bu sebepten spor emekçileri kapitalist kimliğini kazanır kazanmaz "Hall of Fame" yani Şöhretler Müzesi kurumu da kendilerine bahşedildi. Astronot şöhretleri müzesinden Askeri müzelere ABD'de birçok alanda "şöhret müzesi" kurumu faaliyet göstermekte. Kuşkusuz bunlar içinde en ironiği spor müzeleri zira kapitalizmin vazgeçilmez kahraman-şöhret kombinasyonundan en çok faydalanan/zarar gören kesim sporcular olmuştur desem çok da uçmuş olmam.

"The hero was a big man, a celebrity is a big name" deyişinde olduğu gibi her iki kategoriye de sıkıştırılan günümüz atletlerinin kahramanlık mirası ne kadar şöhretleşirlerse o kadar azalıyor. Hele ki günümüzde yani şöhret olmanın herhangi bir meziyet gerektirmediği zamanlarda... Dolayısıyla kariyerleri ve başarılarıyla takdiri fazlasıyla hak eden Hakeem Olajuwon(ve niceleri) gibi atletlerin şöhret olarak sözde onurlandırılması bir sporsever olarak beni gücendiriyor. Çünkü bu iki kavram her ne kadar birbiriyle sinonim hale getirilmeye çalışılırsa çalışılsın esasında birbirinin tam zıttı özelliklere sahipler. Şöhret dediğimiz şey ne kadar anlık ve geçici aksiyonların ürünüyse kahramanlık da o kadar kalıcı, dişe dokunur hatta devrimci faaliyetler gerektirir. Şöhretin alternatifi kolayca bulunur ve yeri çabuk doldurulur fakat gerçek bir kahraman bulmak ve yetiştirmek için nice seneler ve emekler harcanmalıdır. Ve işte bu sebeplerle Şöhretler Müzesi kurumuyla nasıl basit şöhretleri kahramanlaştırıyor ve kahramanları şöhretleştiriyorsak sonuçta her iki kesime de yanlış muamele etmiş oluyoruz. Bugün basketbolun şöhretler müzesinin 300'den fazla üyesi var. Yani biz her ne kadar onları kahramanlaştırarak onurlandırmaya çalışsak da nihayetinde bu bolluğun ürettiği tek şey gelip geçiçi şöhretler ve başarıları sebebiyle belki de onyıllarca unutulmayacak bir adamın şöhret titriyle sözde onurlandırılması benim gücüme gidiyor.

Hakeem Olajuwon gerçek bir kahramandı ve epik bir başarı hikayesinin de başrol ismiydi. O'nun büyüklüğünü en iyi anlatan şey günümüzde bir basketbol ilahı olarak kabul edilen Michael Jordan'ın önünde seçilmesine rağmen hiçbir zaman bu kararın eleştirilememiş olmasıdır. O, basketbolun gördüğü en sanatçı isimlerdendi. Bir pivot olarak belki de son artistti. Eşsiz ayak oyunları, top hakimiyeti, sınırsız hücum repertuarı, korkutucu savunması, "şampiyon yüreği"... Hakeem, sistemin yarattığı gelip geçiçi bir şöhret değil gerçek bir kahramandı ve benim için Şöhretler Müzesinin değil ama Unutulmayacak Harikalar Müzesinin daimi bir üyesi olarak yeri her zaman sağlamda.

Monday, September 8, 2008

Amerika Açık'08: Yeniden Doğanların Mabedi




Nefes kesen bir turnuvayı daha geride bıraktık ve sezonun bu son grand slam'i hatıralara sayısız malzeme, gönüllere ise unutulmayacak bir lezzet bırakarak sona erdi. Tek erkeklerde yaklaşık 1 senedir şımarıkça eleştirdiğimiz yaşayan efsane Roger Federer, tek bayanlarda ise 5 senedir sonu gelmez sakatlık ve talihsizlikler sebebiyle bir türlü istikrara kavuşamayan Serena Williams şampiyonluğa ulaşırken sonuna kadar hakettikleri bu başarılarla bir manada da kendi yeniden doğuşlarını gerçekleştirmiş oldular.

Bayanlarda Serena Williams ve Jelena Jankovic tarihe geçecek güzellikte bir final mücadelesi yaptılar. Teknik açıdan tüm limitlerine rağmen Sırp Jankovic inatçı mücadelesi ve hareketliliğiyle bayanlar tenisinin gördüğü en güçlü isim olan Serena'yı hayli zor durumlara düşürmeyi başardı. Jankovic, şampiyonluğu almanın tek yolunun güçlü ama kendisi kadar fit olmayan rakibini yorabildiği kadar yormak ve maçı illa ki 3 sete uzatmak zorunda olduğunun bilincinde karşılaşmaya çok iyi başladı. Kontra, açılı toplarla Serena'yı kortta bir yelkenli gibi sağa sola koşturdu ama servis kırdığı ilk setin 3.oyunundan sonra Williams'ın teknik üstünlükleri ve gücü oyunu domine etmeye başladı. İlk seti 6-4 alan Amerikalı raket ikinci sete de servis kırarak başladı ama herkesin beklediği kondüsyonel düşüş setin ortalarında kendini gösterdi. 7.oyun sonunda Jankovic 5-3 öndeydi ve daha da önemlisi Serena bitkin gözüküyordu. İtiraf edeyim bende Amerikalı tenisçinin pilinin bittiğini düşündüm. Tam kafamda Jankovic'i tarihin en zayıf grand slam şampiyonu olarak ilan etmeye hazırlanıyordum ki ilk setteki canavar geri döndü ve Arthur Ashe yine Serena'nın acımasız smaçları ve çığlıklarıyla inlemeye başladı. Müthiş bir geri dönüş yapan Williams üst üste 4 oyun alarak 3. Amerika Açık şampiyonluğunu ilan etti.

Az önce oynanan maçta ise dün gece Nadal'ı muhteşem bir oyundan sonra eleyen ve nihayet senelerdir kendisinden beklenen atılımı gerçekleştiren İskoç Andy Murray'le, Djokovic karşısında geri dönüş sinyalleri veren Roger Federer şampiyonluk mücadelesi yaptılar. İnsan olduğu gerçeğini kabullenemediğimizden midir nedir uzun süredir had bilmezce yerden yere vurduğumuz Federer "ben daha ölmedim" dercesine maça başladı ve harika bir oyunun ardından ilk seti 6-2 aldı. İkinci sette tıpkı Djokovic maçında olduğu gibi düşüş yaşayan Fedex yine de setin sonlarına doğru kendisine geldi ve kritik 12. oyunda servis kırarak setlerde 2-0 öne geçtiği gibi şampiyonluk yolunu da iyice kolayladı. Son set ise efsanenin geri dönüşünü perçinlediği bir gösteri şeklinde geçti adeta. Evet, sezon boyunca yaşadığı onca soruna, hastalığa ve eleştiriye rağmen Roger Federer tarihte 5 kez üst üste Amerika Açık kazanan ilk tenisçi olarak tarihe geçerken yüreğinden şüphe eden ben dahil herkesi de yanıltmış oldu.

İşte Federer, Serena gibi şampiyonlar bu yüzden çok büyükler. Ve işte biz ukala ulemalar bu yüzden onların neler yapabileceğini hiçbir zaman doğru kestiremiyoruz. Rudy Tomjanovich'in 1995 NBA şampiyonluğundan sonra Hakeem Olajuwon'u kastederek söylediği gibi "Bir şampiyonun yüreğini asla hafife alamazsınız." Alırsanız da o efsanevi sporcular gelirler ve biz fanilerle aralarındaki farkı tıpkı Federer'in yaptığı gibi hatırlatırlar. Yeryüzünün gördüğü en büyük raketlerden ikisine(Federer-Serena Williams) saygılarımla. Ha son olarak hoşgeldin Federer! Ait olduğun yere yani şampiyonluk tahtına geri döndüğün için.

ps: Son not olarak Andy Murray'nin oyunun Agassi'yi müthiş şekilde anımsattığını eklemeden geçemeyeceğim. Tıpkı onun gibi hücumu da savunmayı da oynayabilmesinin dışında olağanüstü sezgileri var ve el-göz koordinasyonu da üst düzeyde. Son 1 senede yaptığı gibi ciddiyetle yoluna devam ederse Djokovic'in 3.lük tahtı ciddi bir risk altında demektir.

Wednesday, September 3, 2008

9.59 Adına




Rekorlar atletizmin ana yakıtıdır ve Usain Bolt'un Beijing'de gerçekleştirdiği mucizeler son dönemde sporun hakettiği ilgiyi yeniden kazanmasını sağladı. Bolt'u şov yaptığı gerekçesiyle eleştiren Jacques Rogge'un bu açıdan Jamaikalı sprintere duacı olması lazım. Neyse rekorlar, spora heyecan getirdiği gibi sporcuların da önüne yeni hedefler koyar ve nihayetinde de yeni rekorları getirir. Powell'ın dün Lozan'da koştuğu 9.72 yeni rekorun ilk habercisiydi. Olimpiyatlarda Bolt'un kırdığı 9.69'luk rekorun uzun süre tedavülde kalmayacağı zaten kesin. Bolt, o yarışta son 20 metrede zaferini kutlamaya başlaması şu an 9.50'lerden söz ediyor olabilirdik. Zaten 100 metre rekorunda asıl merak uyandıran soru şu? Bolt dışında birisi bu rekoru geliştirebilir mi? Powell dünkü 9.72'siyle "bende varım" dedi. Yarış öncesi de hedefinin 9.59 olduğunu açıkça belirtmişti. Bu iddialı açıklamalar ve performanslar 1 hafta içinde gerçekleşecek 3 önemli yarışın öneminin daha da artmasını sağlıyor. Pazar günü Rieti'de ve sonrasında Brüksel ve Stuttgart'ta gerçekleşecek 100 metre yarışları müthiş bir heyecanla bekleniyor. Rieti'de sadece Powell'ı izleyeceğiz. Bolt yine ana branşı 200 metrede takılacak ama Cuma günü Brüksel'de bu ikiliye Tyson Gay'in de katılımıyla birlikte olimpiyatlarda yaşayamadığımız üçlü heyecanı yaşama imkanı bulacağız ve muhtemel bir rekoru da gözleyeceğiz.

Federer 2008: Kırılgan, Güvensiz, Kafası Karışık




Her yeni gün yeni seyirci rekorlarının kırıldığı bir turnuva izliyoruz Amerika Açık 2008'de. Çeyrek finaller öncesi çok kaliteli olmasa da mücadele dolu ve sürprizli maçları geride bıraktık. Bayanlarda önlenemez düşüşü ve hafif sakatlığıyla Ana Ivanovic 4 ay önceki formunu mumla aratarak elenirken vatandaşı Jelena Jankovic nihayet Ana'nın gölgesinden kurtulmanın verdiği hırsla finale doğru ilerliyor. Sırp raket yarı finalde turnuvanın en istikrarlı isimlerinden olimpiyat şampiyonu apoletli Elena Dementieva'yla karşılacak. Bayanlarda serinin diğer tarafında ise erken finalin heyecanı ve burukluğu yaşanıyor. Wimbledon'da finalde karşılaşan iki kardeş Venus ve Serena bu kez kendi evlerinde çeyrek finalde kozlarını paylaşacaklar.

Erkeklerde ise dış basının "Beijing Sendromu" olarak adlandırdığı bir bitkinlik göze çarpıyor. Daha önce Amerika'da hiç çeyrek final göremeyen Rafael Nadal biraz yorgun olduğunu itiraf etse de ilk çeyrek finaline yükselmeyi başardı ve bu akşam Arthur Ashe'te evsahibi Mardy Fish'le karşılaşacak. James Blake, Gael Monfils gibi isimleri set vermeden eleyerek buralara gelen Fish'in yorgun Nadal'ı ne kadar zorlayacağını açıkçası bende merak ediyorum. Dünyanın yeni bir numarasının yükselen sert zemin oyunu ise onu yine şampiyonun bir numaralı favorisi yapmaya yetiyor. Çünkü rakipleri hem mental hem de fiziksel olarak onun çok gerisinde. Tabii ki Federer ve Djokovic'ten bahsediyorum. Federer'i sona bırakalım Djoko'yla başlayalım.

Wimbledon'da erken elenen ve Olimpiyatlarda'da Nadal engeline takılan Joker kendi deyimiyle "bir basın toplantısına yetmeyecek kadar çok sakatlık problemiyle boğuşuyor." Abarttığı kesin ama baldırındaki problemin kendisini rahatsız ettiği de. Dün Robredo karşısında 5 sete uzayan maçın belirli bölümlerinde sakatlık molası hakkını kullandı ve maç boyu da tutuk bir performans sergiledi. Sakatlığının dışında seyircinın Robredo'yu desteklemesine bozulduğu da aşikardı fakat kimi oyunlarda çabuk pes etmesi, topları bırakması ve gamsız davranışları bana kötü ve kalıcı bir alışkanlığın ilk emareleri gibi gözüktü. Yarın çeyrek finalde karşılaşacağı Andy Roddick'se Juan Martin Del Petro'yla birlikte turnuvanın en formda oyuncusu. Kendisine hep ters gelen Gulbis hariç tüm rakiplerini ezip geçen Roddick 2003'te burada yaşadığı şampiyonluğu tekrarlama peşinde. Medyanın "Beijing Sendromu" olarak adlandırdığı olay etkilerini göstermeye devam ederse bu amacına ulaşması hiç de sürpriz olmayacak.

Ve Federer... Avustralya Açık'ta Djokovic'e kaybettiğinden beri göğsüne kriptonit yerleştirilmiş Clark Kent gibi. İşin kötüsü bu bir film senaryosu değil ve yanında mucizevi bir şekilde kriptoniti ondan uzaklaştıracak sahneleri yazacak senarist dostları da yok. Ne yapıp edip bu yeni haline alışması ve yeteneğini yeniden sergilemeye başlaması lazım yoksa Pete Sampras'ın rekorunu kırması zor gibi gözüküyor. Ne zaman kendisini zorlayacak bir rakip çıksa oyununun düştüğünü görüyoruz Federer'in. Dün gece de öyle bir maç oynadı. Andreev ilk seti tie break'le aldı, ikinci seti ise milimlerle kaybetti. Ciddi bir tehdit gördüğü zaman ne yapması gerektiğini halen çözemeyen Federer ise yeni karakteristiğine uygun olarak yine kırılgan, güvensiz ve kafası karışıktı. Sayısız basit topu kaçırdı. Bomboş voleler, basit drop shot'lar. Çok sevdiği büyük forehandlerinde dahi ne kadar tedirgin olduğu gözlerden kaçmadı. Zaman zaman müthiş vuruşlar çıkarsa da backhand'i yine arızalıydı, ne zaman file önüne gelse ya zamanlama hatası yaptı, ya voleyi kaçırdı ya da fileye takıldı. Tam 60 basit hata yaptı. Kısacası Avustralya Açık'tan beri alıştığımız Federer yine sahnedeydi. Açıkçası turnuva öncesi Federer'in çok sevdiği Amerika Açık'la birlikte yeniden geri dönüş yapabileceğini umuyordum ama mental sorunları halen devam ediyor ve maalesef bunlar artık onun oyun karakteristiğinin bir parçası haline gelmiş durumda. Nasıl Nadal her maçında korta çelik bir iradeyi ve kazanma hırsını yansıtıyorsa Federer de kaybetme korkusu ve kırılganlığını beraberinde getiriyor. Bu haliyle de Nadal hatta Del Potro, Murray, Djokovic gibi isimleri geçmesi çok zor. Çeyrek finalde turnuvanın sürpriz isimlerinden Lüksemburglu Gilles Muller'le karşılaşacak. Müller servis oyunu dışında Federer'le baş edebilecek kalibrede bir isim değil. Sorun yaşayacağını zannetmiyorum. Yarı finalde ise Djokovic-Roddick maçının galibine karşı yeniden doğuş mücadelesi yapacak.

Ralf Rangnick ve Hoffenheim Projesi




1899 Hoffenheim, Bundesliga'yı takip eden birçok romantiğin yeni gözdesi. Kulübün 35 bin kişilik küçük bir kasabanın(Sinsheim) takımı olması topladığı ani sempatinin önemli sebeplerinden kuşkusuz ama şunu da eklemek gerek ki takımın sahibi Dietmar Hopp Almanya'nın kalburüstü zenginlerinden biri ve "Projekt Hoffenheim" olarak adlandırdığı kulüp için şimdiye kadar 100 milyon Avro'ya yakın para harcadı. Yani ortada pek de Cindirellacılık oynayacak bir durum yok aslında. Fakat Hoffenheim'ı benim favorim yapan özelliği oynadığı güzel futbol, genç kadrosu ve tabii ki tüm bu saha içi organizasyonu yaratan antrenörleri Ralf Rangnick.

Rangnick'in ortalama futbolseverlerle ilk tanışması Schalke macerasıyla gerçekleşmişti. Mavi beyazlı takımı çalıştırdığı dönemde Şampiyonlar Ligi deneyimi de yaşayan Alman teknik adam Bundesliga ve Avrupa'da bekleneni veremeyince 1.5 yılın sonunda kendini Ruhr'un dışında buluvermişti. Fakat benim gibi Bundesliga kurtlarının Rangnick'le naçizane münasabeti biraz daha eskilere, 90'ların sonuna kadar gidiyor yani Alman futbolunun halen demode 3-5-2'nin boyunduruğu altında olduğu yıllara. O dönemde dünya futbolu 4-4-2 ve türevlerine kesin geçiş yapmışken Bundesliga buna direnmeyi sürdürüyordu ki Alman 2.ligi'nde Ralf Rangnick isimli adı sanı duyulmamış bir teknik direktörün idaresindeki Ulm takımı atak ve hızlı 4-4-2'siyle devrimin ilk adımlarını attı. Ulm'un 2 sene içinde 3.ligden 1.lige yükselmesiyle Rangnick de futbol gündeminin tepesine oturdu ve Alman futboluna getirdiği yeniliklerden ötürü "futbol profesörü" olarak anılmaya başlandı. Yenilikçi teknik adam sonrasında Suttgart, Hannover, Schalke gibi takımları çalıştırdı ama üst düzey başarıdan hep uzak kaldı. Yine de kıymetbilir Alman medyası kendisini profesörlükten alaşağı etmedi.

Rangnick şu sıralar Hoffenheim'la birlikte yarattığı genç ve cesur takımla yine gündemin tepelerini işgal halinde. Takımın en yaşlı ismi 27'lik Selim Teber. Profesör, başkanının hatırı sayılır imkanlarına rağmen 2.ligde başarı yakaladığı oyunculardan vazgeçmedi ve onların yanına gelecek vaat eden genç yetenekleri ekledi. Sonuç şimdilik umut verici. Hoffenheim ligin ilk 3 maçında 6 puan topladı ama puandan öte oynadığı güzel futbolla göz doldurdu. Öyle ki son hafta Leverkusen deplasmanında aldıkları 5-2'lik yenilgi dahi sahadaki başa baş ve güzel oyunun hatrına hoş görüldü. Kısacası profesör yine iş başında ve bu kez daha kalıcı icatlar peşinde. İçimden bir ses "Proje" Hoffenheim hakkında daha çok yazı yazmak zorunda kalacağımı söylüyor.

Monday, August 25, 2008

Olimpik Rüya, Olimpik Riya




Kendini solcu olarak tanımlayan biri için endüstriyel spor öcüsüyle baş etmek hakikaten zor iş. Hele ki spor hakkında haber yapan ya da yazı yazan biriyseniz işiniz oyuncakçı dükkanında kitap satmaya benzeyebiliyor. Sporun siyasi enstrümanlarla olan girift ilişkileri karşısında romantik bir bakış açısı takınmak çoğu zaman kendi içinizde çelişkilere düşmenize ve nihayetinde çuvallamanıza sebebiyet verebilir. Olimpiyatlar bu ikilemlerin en yoğun olduğu spor organizasyonu. Politikanın, milliyetçiliğin, güç oyunlarının ve beden sömürüsünün bu kadar aleni yaşandığı bir ortamda “Vay be Shawn Johnson jimnastikte gümüşte kaldı” diyerek hayıflandığınız anda resmin geri kalan koskocaman ve tozlu parçalarını da kendi seçiminizle kaçırmış oluyorsunuz.

1976 yılında Montreal’de düzenlenen olimpiyatların en unutulmaz sahnesi 5 altın madalya ve 10.0’lık final derecesiyle dünyayı kendine hayran bırakan Rumen jimnastikçi Nadia Comaneci’nin madalya seremonisindeki haliydi. O sırada 14 yaşında olan Comaneci kürsüye çıktığında yanında oyuncak bebeği vardı çünkü o her ne kadar 5 tane altın madalya kazanmış da olsa halen küçücük bir çocuktu. Minik bedenlerin jimnastikteki avantajının anlaşılmasının ardından yaş sınırı 16’ya çekildi çekilmesine ama ne sömürü ne de tartışmalar sona erdi.

Günümüz sporlarında beden sömürüsü ve çocuk işçiliğinin en acımasız şekilde yaşandığı alan jimnastik. Her biri maksimum 17 yaşında olan olimpik sporcularda aranan ilk koşul elastik olmalarıysa ikincisi de anoreksik olmaları. Zaten değilseler de hırs küpü hocaları tarafından zorla anoreksik hale getiriliyorlar. Beijing’de Çin adına altın kazanan kızların görüntüsü yürek burkuyordu. Süt dişlerini yeni dökmüş 12-13 yaşında kızlardı yarışanlar. Zaten Çin’in eski Sovyet sisteminden ilham alınarak kurulan spor merkezlerinde senelerdir altına güdümlü makineler üretildiği bilinen bir şey. Gestapo nizamında birer robot gibi yetiştirilen çocukların manipüle edilen, sömürülen bedenleri ve gasp edilen çocuklukları hep siyasiler adına altın madalya kazanma üzerine kurulmuş. Kuşkusuz bu sadece Çin için geçerli değil. Olimpik ruh palavralarının altında dünyanın en büyük spor ülkelerinin ne çirkefliklere karıştığını her zaman izliyoruz. ABD’nin 1 tane fazla bronz madalya için Hollanda Antilleri’nin gururlu sprinteri Churandy Martina’yı çizgiye bastı diye ihbar etmesi ve diskalifiye ettirmesi olimpiyat ruhu kitabının neresinde yazılı olabilir?

Her altın madalyanın siyasi bir zafer olarak algılandığı bir ortamda spora da sporcuya da olan saygı ikiyüzlülükten başka bir şey değil. ABD jimnastik koçu Martha Karolyi’nin Çinli çocukları “yarım insan” olarak tanımlaması mide bulandırıcı değil mi? Üstelik Karolyi’nin şu anda yasaklı olan kocası Bela Karolyi’nin zamanında başka bir “yarım insan” Nadia Comaneci’nin sırtından milyonlar kazandığı düşünülünce ikiyüzlülük kelimesi bu adamlar için ne ifade ediyor olabilir diye düşünmek zorunda kalıyor insan. Çin’in altın madalya kazanan çocuklarının 16 yaşının altında olduğu iddialarını haklı bir şekilde dillendiren Amerikan medyası Nike ve benzeri bir çok Amerikan firmasının Uzakdoğu’da ayda 2 dolara çalıştırdığı çocuk işçiler konusunda niye ağzını açamıyor? Acaba sebebi çocuk işçiliği sorunun umurlarında bile olmaması ve tek önem verdikleri şeyin altın madalya olması mı? İnanılmaz “şok edici”, flaş bir haber değil mi bu? Hiç aklımıza gelmemişti.

En iyisi spor medyası-oyuncakçı dükkanı benzetmesi konusunda biraz daha düşünelim. Çünkü tepedekilerin çıkarı için rüya olarak pazarlanan bir Olimpik riya dünyasında spor gazeteciliği dünyanın en ciddi işi kimliğine bürünmek zorunda kalıyor. Tabii başını kumdan çıkarabilen ve kafa tutabilenler için. Diğerleri içinse “Tüh Shawn Johnson gümüşte kaldı, halbuki kompozisyonu kusursuzdu.”

Evrimin Çocukları: Usain Bolt ve Michael Phelps




Beijing 2008, sporların ulaştığı seviye ve atletlerin kalitesi göz önüne alındığında insanoğlunun fiziksel beceriler bakımından tavan yaptığı bir olimpiyat olarak tarihe geçecek. Ben hiçbir zaman “ah o eski atletler, ah o eski topçular” diye moruk nostaljisi yapanlardan olmamışımdır. Pele’nin de, Rod Laver’ın da, Wilt Chamberlain’in de, Jesse Owens’ın da günümüze ışınlansalar vasat sporcular olarak görüleceklerini bilirim. Çünkü insanoğlu eğer çok ekstrem durumlar olmadıysa her zaman daha ileriye gider. Bu rasyonalite sporlar için de geçerli. Bu bakımdan Rod Laver’ın günümüz tenis kortlarını 60’lardaki gibi domine edeceğini iddia etmek 40 yıldır tenisin hiç gelişmediğini iddia etmekle aynı şeydir.

Halbuki insanoglu sistemli olarak icra ettiği her aktivite de olduğu gibi sporda da kolektif birikimi arttıkça ileriye gider ve sınırlarını zorlamaya başlar. İşte bu noktada bir sonraki seviyeye geçişi hızlandırmak için bir “übermensch”’e yani sonraki kuşağa örnek olacak bir süper yeteneğe ihtiyaç duyulur. Çağına göre daha hızlı, daha büyük, daha güçlü ya da daha zeki olan bu atletler her devirde illaki ortaya çıkar ve kendisinden sonraki kuşağa öncülük ederler.

Sayısız örnekleri var bu tezin. 1960’larda Wilt Chamberlain 2.16’lık bir dev olarak basketbol sahalarında boy göstermeye başladığında 2 metreye zor ulaşan rakiplere karşı mücadele ediyordu. Chamberlain sadece döneminin en uzunu değil aynı zamanda en atletik ve en hızlısıydı da. Yani çağının basketbolcuları için bir doruk noktasıydı. Wilt, kendi dönemini domine etti etmesine ama bununla da kalmadı. Bu adam nasıl yürür, nasıl zıplar diye dudak bükülen 2.20’lik adamların atletik koordinasyonlarının gelişmiş bir eğitim sistemiyle(hatta bazen buna hiç gerek duymadan) sağlanabileceği Wilt’le ispatlanınca bir sonraki nesil de beraberinde Kareem Abdul-Jabbar’ı getirdi. Ve evrim, doğal seleksiyonu içinde gelişerek devam etti. Hakeem Olajuwon, David Robinson, Shaquille O’Neal gibi isimler basketboldaki pivot evriminin modern zirveleri olarak görülür ki bu üçlüyü Chamberlain ve Abdul-Jabbar’ın bir üst seviye versiyonları olarak da tanımlayabiliriz.

Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün tabii ama ben 2008 Beijing’in bize müjdelediği yeni nesil atletlerden bahsetmek istiyorum. Mesela 1.96’lık Usain Bolt’un öncülük ettiği yeni dev sprinterler dönemi ya da Michael Phelps’le tanıştığımız yeni balıkadam nesli.

Ferrari Hızında Bir Cip

Usain Bolt’un 100 ve 200 metrelerde kırdığı rekorların anlamı tabii ki çok büyük. Maksimum 10 saniye süren bir yarışın son 20 metresini jog atarak ve göğsünü yumruklayarak geçebilmek ve yine de rekor kırabilmek için önceki 80 metreyi aslandan kaçan bir gazel gibi koşmak lazım. Ya da 200 metreyi 19.30’da koşmak için hiç durmadan koşulan 2 100 metre yarışında iki rekor birden kırmak! Usain Bolt, tüm dünyayı kendine hayran ederken bunların hepsini aynı anda becerdi. Hem de 1.96’lık bir dev olarak. Geleneksel olarak sprinterler için 1.90 üstü boy dezavantaj kabul edilir. Journal of Sports, Science&Medicine’den aldığım bilimsel verilere(Newton’ın fizik kanunları no:2) göre insan vücudunun ivmelenmesi vücudun ürettiği güçle doğru orantılıdır ama aynı zamanda vücudun hacmiyle de ters orantılıdır. Yani Usain Bolt gibi bir devin 100 metre koşarken ürettiği güçle 1.80’lik diğer atletlerin ürettiği güç arasında dağlar kadar fark var. Bir başka deyişle bilim bize diyor ki: Usain Bolt, Ferrari’den daha hızlı gidebilen bir cip. E bu noktada da bana şunu sormak düşüyor: Bunun adı devrim değildir de nedir? Usain Bolt, Beijing’deki şavuyla tarihin en iyi sprinteri olduğunu kanıtladı ama bunu sadece en hızlı olarak değil aynı zamanda en büyük olarak yaptı. Devasa fiziği ve uzun bacaklarıyla sprint yarışını bambaşka bir boyuta taşıdı. Bundan sonra Bolt’la mücadele edebilmek için onun gibi uzun bacaklı ve fuleli dev atletlere ihtiyaç var çünkü Beijing 2008’de açıkça görüldü ki şu andaki rakipleri onun seviyesinden kilometrelerce uzakta. Bu da insan ırkının atletik kalıtım bağlamında otomatik olarak gelişmesi demek.

Havuz Mekiği

Bir başka örnek de Michael Phelps. Fiziğine baktığımızda insanoğlunun balık olmak için yaratabileceği en iyi prototipmiş gibi duruyor Amerikalı yüzücü. Uzun vücudu, kısa ve güçlü bacakları, büyük ayakları, esnek bilekleri ve devasa kanat açıklığıyla(2.01 cm) Michael Phelps havuz mekiği lakabını sonuna kadar hakeden bir isim. Şöyle diyelim: Eğer bugün köpekbalıkları insanoğluna savaş açsa güvenilecek ilk isim Michael Phelps. Yüzücünün hakimiyetini pekiştirmek için şunu ekleyebiliriz: Phelps, kazandığı 8 altın madalyayla tek başına bir ülke olsa altın sıralamasında ilk 10’a girer. Kazandığı yarışların hepsinde rekor kırdı ki 3 tanesi bayrak yarışıydı yani onla birlikte yüzenler de tarihin görmediği hızda yüzücüler olarak Phelps olmasa bayağı bir sükse yapabilirlerdi. Zaten 2008 Beijing’de yüzme dalında kırılan toplam dünya rekoru sayısı 28 ki bu daha önce görülmemiş bir durum. Çok değil birkaç sene önce Ian Thorpe’un dünyanın gelmiş geçmiş en iyi yüzücüsü olarak kabul edildiğini ve şu an yüzme tarihinde Thorpe’a ait sadece tek bir rekorun kaldığını düşününce yüzme sporunun ne denli hızla geliştiği ve sporcuların evriminin ne kadar korkutucu olduğunu daha net anlayabiliyoruz.

Phelps, Beijing 2008’deki unutulmaz performansıyla hem Mark Spitz’in bir olimpiyatta 7 altın madalya kazanma rekorunu kırdı hem de insanoğlunun sınırlarını tıpkı 1972’de Spitz’in yaptığı gibi yeni bir seviyeye çıkardı. Spitz, 7 altın madalya kazandığında kendini “aya çıkan ilk insan” olarak tanımlamıştı. Phelps, 8 altın kazanınca ise onu “Mars’a çıkan ilk insan” olarak değerlendirdi. Antik Yunan’da Olimpos, atletlerin zirvesiydi ama artık sınırlar ve hayaller çok daha uçuk. İnsanoğlunun daha iyiye doğru olan evrimi ile tanrısallık-uzaylılık metaforları hep çakışmıştır zaten. Bakalım Bollt ve Phelps’in tetiklediği evrimin bir sonraki ürünleri uzayın ne kadar derinlerine gidebilecek.

* Bu yazı www.gunlukhayat.com sitesinde de yayınlanmıştır.

Tuesday, August 19, 2008

Beijing'in Kahramanları 3: Dara Torres



41 yaşındaki rekortmen yüzücü... Yanlış duymadınız 41! Evet, o kadar oldu. Eğer 1984 yılında Torres'in Los Angeles'ta altın madalya kazandığı yarışı izlemiş biriyseniz eminim size birisi gelip "bu kız 24 sene sonra yine olimpiyatlara katılacak ve madalya kazanacak" dese en kibar şekilde küfrü basardınız. Ama işte o halen karşınızda ve ben halen 41 kere maşallah klişesini tekrarlamamak için çırpınıyorum!

Torres sadece 41 yaşında değil aynı zamanda da bir anne! Bir sporcu hele ki yüzücü için ne kadar zor bir işin altından kalktığının bir başka göstergesi bu. Yüzme gibi vücudu çok hızlı tüketen, çok meşakkatli bir sporda halen nasıl olur da madalya kazandığını(dopingi yok tüm testleri tamam) açıklayabilecek bir fizyonom ya da biyolog varsa önce Phelps'i, sonra Bolt'u ha el atmışken bir de LeBron James'i incelesin sonra da bu kadına bir görünsün.

Dara Torres, kendi deyişiyle kızı Tessa'yı emzirdikten hemen sonra katıldığı Amerika elemelerinde başarılı olarak buralara kadar geldi ve 50 metre serbestte ikinci olarak zaten madalya ve rekorlarla olimpiyat tarihine kazımış olduğu isminin ömrünü biz balık hafızalı modern çağ veletleri için biraz daha uzattı. Biraz derken 200-300 yıldan bahsediyorum. 41 yaşıma geldiğim gün, hantal olacağına emin olduğum fiziğime bakıp Dara Torres'in önünde bir kez daha saygıyla eğileceğim.

Beijing'in Kahramanları 2: Michael Phelps




Resme aldanmayın! Michael Phelps, Vanilla Ice'ın kayıp solisti olamayacak kadar genç ve artık sokağa atlet-slip don-kösele ayakkabı üçlüsüyle dahi çıkma hakkına sahip! İstediği kadar kötü giyinebilir. O artık havuzların, yüzme tarihinin ve belki de olimpiyatların en büyüğü! Olimpiyatların track&field(pist ve saha)'dan ibaret olduğunu düşünen hocalarımız kusura bakmasın ama işte bu 23 yaşındaki rüküş delikanlı Mark Spitz'in "KIRILABİLEMEZ" rekorunu yenileyerek belki de çağın en uzun ömürlü başarısına imza attı. LeBron James, Phelps için "Olimpiyat tarihinin gelmiş geçmiş en iyisi" sıfatını kullandı. Tabii ki o Carl Lewis, Los Angeles'ta, Seul'de, Barcelona'da ya da Atlanta'da altınları kazanırken çok küçüktü ama artık Carl Lewis'i izlemiş isimler için bile Phelps'in yaptıkları bir mucize anlamını taşıyor ve kesinlikle "tarihin en iyisi" olarak adlandırılmayı hakediyor.

Daha önce "Spitz'in İzinde Bir Madalya Avcısı" yazımda da belirttiğim gibi Spitz'in deyimiyle Phelps, aya ayak bastı ve bununla da yetinmedi. Baltimore Kurşunu artık Mars'a ayak basan ilk insan! Müjde olimpiyat tarihi! En az 50 sene kırılamayacak yepyeni, taptaze bir rekorun var!

Beijing'in Kahramanları 1: Usain Bolt




1.96'lık doğa harikası Jamaikalı Usain Bolt, Beijing Kuş Yuvası Stadyumunda olimpiyat tarihinin en unutulmaz performanslarından birine imza atıp 100 metre rekorunu kırdığı anda sadece sprinterlerin en iyisi değil aynı zamanda en karizmatiği olduğunu da kanıtladı. Yarışın son 20 metresini jog atarak ve göğsünü yumruklayarak geçen Bolt'un bu hali kimi kılkuyruklar tarafından rakiplerini küçümsemek ve olimpiyat ruhunu hiçe saymak olarak değerlendirilince benim için de bu yazıyı yazmak farz oldu.

Önce birkaç eleştiriyi antipatiyle hatırlayıp cevaplandıralım:

Eleştiri 1: "Bolt, son 20 metrede zafer sarhoşluğuna kapılmasa 9.60 gibi inanılmaz bir dünya rekoru kırabilirdi." Evet, belki 9.60'a inemedi ama "Hey, elimizde 9.69 var." 9.70'in altında koşabilecek başka bir atlet(insan olmak kaydıyla) tanıyorsanız anti-sportmen Bolt'un tahtına oturtun.

Eleştiri 2: "Bitiş çizgisini göğsünü yumruklayarak geçti. Rakiplerine, olimpiyatlara ve olimpiyat ruhuna saygı göstermedi." Tam tersi! Bolt, yarış sonrasında açıklamalarında da belirttiği gibi rekor için değil olimpiyat şampiyonu olmak için koştu ve yarış bittiğinde rekor kırdığının dahi farkında olamayacak kadar zafer sarhoşluğu içindeydi. Olimpiyat şampiyonu olmayı; kırdığı rekoru önemsemeyecek kadar değerli gören bir sporcunun olimpiyatlara saygı göstermediğini iddia etmek eleştirmen işgüzarlığı değil mi sizce de? Adam kortta uçtu, altını kaptı ve zaten kendisine ait olan rekoru kırıp kırmadığını kontrol bile etmeden çılgınlar gibi sevinmeye başladı. Eğer o çok değer verdiğiniz amatör ruhu gerçekten özlediyseniz olimpiyat ruhuna saygı göstermemekle suçladığınız Bolt'u göklere çıkarmanız gerekmez miydi? Yani bundan daha otantik ve doğal bir ruh hali yansıması daha yakalayabileceğinize inanıyor musunuz? Adam rekoru paramparça etti ve daha yarışı bile bitirmeden bir amatör gibi sevinmeye başladı! Emprovize şov diye buna denmez de neye denir!

Bu satırlarda daha önce defalarca yaptığım gibi: Teşekkürler Usain Bolt! Müthiş eğlenceli bir adam olduğun , ama daha da önemlisi biz sporseverlere hayatımız boyunca unutamayacağımız bir yarış izlettiğin için!

ps: Eğer 200 metrede Michael Johnson'un rekorunu da kırarsa ne yazacağımı hakikaten bilemiyorum.

Friday, July 25, 2008

Spor ve Köşebaşı Kahramanları




Hiç kuşku yok ki spor insanoğlunun en büyük tutkularından biri. İlk kültürlerin ortaya çıktığı çağlardan endüstriyel döneme; kentleşmenin varolduğu her yerde spor da en gözde aktivitelerden biri olarak sosyal hayattaki yerini almıştır. Umberto Eco’ya göre sporlar, beşeriyetin ortak duyarlılıklarının tam ortasında konumlanmıştır.(Eco 1987:160) Daniel Joseph Boorstin’e göre ise sporların bir tutku haline dönüşmesinin altında insanoğlunun yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak kusursuz anlara olan amansız açlığı yatıyor. (Boorstin 1963:255) Spor tutkusunun kökeninin ne zamana ve hangi sebebe dayandığı bir yana endüstriyelleşmeyle birlikte yaşanan marjinal toplumsal değişimlerle birlikte sporun kalabalık, gergin ve her an çatışmaya müsait kent hayatındaki önemi hiç olmadığı kadar yüksek bir noktaya erişti. İşte tam da bu dönemde yani bizim çağımızda sporcuların kahraman, şöhret ve rol model olarak pompalandıkları devire adım atıldı.

Tabii ki bu hiç yoktan ortaya çıkan bir durum değildi. Sporların yaygınlaşması ve halk tarafından benimsenmesi beraberinde medya organlarının da spor gazeteciliği konusunda uyanmasını sağladı. Kıt’a Avrupası’nın ilk spor gazetesi olan La Gazzetta Dello Sport’un yayın hayatına 1896’da yani tarihin ilk modern olimpiyatları olan Atina 1896 ile aynı dönemde başlaması elbette ki bir tesadüf değil. Spor gazeteciliği kavramının oluşmasıyla birlikte spor ve sporcular kendilerini halka tanıtacak önemli ‘anlatıcılar’ kazanmış oldular. Radyo teknolojisinin de işin içine girmesiyle birlikte spor dünyası medya aracılığıyla ilk kahramanlarını yaratmaya başladı.

1920’ler dünyada sporun altın çağı olarak anılır. Şüphesiz bunun çeşitli sebepleri var: 1.Dünya Savaşı sonrası beliren şartların halkı hayal kırıklıkları ve mutsuzluklardan kaçış yolu olarak spora yönlendirmesinin yanı sıra gelişen medya gücünün etkileri ve tabii ki sinema, caz ve sporun önderliğinde hakimiyetini ilan eden popüler kültürün topluma egemen olması gibi. Beyzbolda Babe Ruth, boksta Jack Dempsey, teniste Suzanne Lenglen ve golfte Bobby Jones gibi isimlerin spor tarihinin ilk kahramanları olarak ortaya çıktığı bu dönemde yaşanan kahraman enflasyonuyla birlikte çağa damgasını vuracak olan”Şöhret”(celebrity) kavramı ve Star Sistemi(Hollywood kaynaklı) de literatürdeki yerini alacaktı.

Kahraman olarak toplumun önüne sürülen ünlü isimler aynı zamanda halklarının fikir liderleri ya da tarz belirleyicileri haline dönüşüyorlardı. Benjamin Rader’e göre şöhretler; dönemlerinin siyasi ve ahlaki yapısını da yansıtmak zorundaydı. (Rader 1983: 11) Amatör bir sporcu olarak sergilediği “yenilmez” imajıyla golfle ilgilenmeyen insanların bile hayranlığını kazanan Bobby Jones bir ırkçıydı ve ABD’de siyah ırka olan baskının had safhada olduğu 20’lerde bu kimse için bir problem teşkil etmiyordu. Günümüz golf dünyasının en büyük isminin siyahi Tiger Woods olduğunu düşünürsek ironinin doruğu denen şeyin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer Bobby Jones günümüz dünyasında yaşıyor olsa ve Tiger Woods’tan bile daha başarılı bir kariyere sahip olsa aynı ırkçı görüşleri sergileyerek kahraman statüsüne yükselebilir miydi? Ben cevap vereyim bırakın kahraman olmak vatan haini bile ilan edilirdi. Zaten kahramanın olduğu her yerde bir hainin de olması gerekliliği medyayı mütemadiyen günah keçisi yaratmaya iten en önemli sebep.

Spor, sinema ve müzik dünyasından toplumun tepesine yükseltilen ve rol model olarak politikacı, düşünür gibi insanların yerini alan şöhretlerin sayısının gittikçe artması beraberinde bir yapaylık ve inandırıcılık sorununu da getiriyordu. 20.yüzyılın kahramanları gerçek birer kahraman olmaktan çok yapay üretimlerdi. Fakat medya ne kadar uğraşırsa uğraşsın alelade bir insanı gerçek bir kahramana dönüştüremez. Anna Kournikova bu duruma çok uygun bir örnek. Tenis tarihinin en çok ün ve para kazanmış isimlerinden biri olan Rus şöhret, buna rağmen gerçek mesleği olan teniste hatırı sayılır bir başarı kazanamadığı için "şöhret" olarak anılmaktan öteye gidememiştir. Zaten ünlü enflasyonunun akıl almaz boyutlara eriştiği günümüzde toplumla arasında fark yaratacak hiçbir özellik olmamasına rağmen medya tarafından şöhretleştirilen isimlerin(ör:Paris Hilton) sayesinde star sisteminin de kendi yarattığı bolluk içerisinde değersizleşmeye başladığını görebiliyoruz.

Ne yazık ki bunca sahte starın arasında hakiki kahramanların da meşruiyeti tehdit altına giriyor. Belki de bu sebepten gerçek bir süper yetenek gördüğümüzde ona olan hayranlığımız tapınma seviyesine ulaşıyor. Michael Jordan’ın, Boston Garden’da şampiyon Celtics takımına 63 sayı attığı maç sonrası Larry Bird ve medya tarafından “Tanrı” olarak tanımlanması yahut Bob Beamon’un 1968 olimpiyatlarında yaptığı inanılmaz atlayış ve akabinde süper-insan statüsüne yükseltilmesi... Açık söyleyeyim, ilkokul ikinci sınıfa giderken Michael Jordan’ın gerçekten uçup uçamadığını ciddi ciddi düşündüğüm zamanlar olduğunu hatırlıyorum. Aslında düşünüyorum da İsa’nın suyun üzerinde yürüdüğüne inanan milyarlarca yetişkinin olduğu bir dünyada çok da absürd değilmiş çocuk aklımla kurduklarım. “Air Jordan” marka ayakkabı ve reklamların bombardımanı altında Michael Jordan’ın İsa’dan daha az popüler olduğunu kim iddia edebilir ki? Michael Jordan’ın -ki bunca figüran kahramanın yanında kendisi sayılı gerçek kahramanlardan biridir- dediği gibi Nike ve televizyonlar onu bir “hayale” dönüştürdü. Air Jordan hayali, insani yönüyle ne kadar ulaşılmaz ve ancak taklit edilebilir(be like mike) olursa olsun bir meta olarak her an elimizin altındaydı. Parasını veren herkes Jordan değil belki ama “Jordan gibi” olabilirdi. Ve bu durum bizim onu aslında onore etmek isterken tersine dejenere etmemize sebebiyet verdi. Çünkü Jordan’ı ve ürünlerini her tüketişimiz Michael Jordan’ın sporcu olarak değil ama meta olarak değerini arttırması anlamına geliyordu. Frankfurt Ekolü’nün değerli temsilcilerinden Leo Lowenthal’in yerinde tespitinde olduğu gibi geçmişte insan ancak bir şeyler üreterek kahraman olabiliyordu günümüzde ise ne kadar tüketilirse o kadar kahraman olabilir. (Lowenthal, 1961:115)

Bunca sahte kahramanın, işlevsiz şöhretin, yapaylığın ve dejenerasyonun arasında sporun ve gerçek sporseverlerin gördüğü zarar inkar edilemez. Nasıl açıklamıştı Boorstin spor sevgimizin sebebini? “Yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrar edilemeyecek olan anlara duyduğumuz amansız açlık!” Bizse(medya ve fan’lar) yapaylaştırdığımız yıldızlarla birlikte aslında sporun otantikliğine yani onu sevme sebebimize zarar veriyoruz. Yine Boorstin’le bitireceğim: “Günümüzde tek gerçek kahraman adı hiç anılmayandır”. (Boorstin: 1963:85) Neyse ki bu tanım sayesinde köşebaşları tutulmuş kahramanlık müessesinde Jesse Owens’a da bir yer açabiliyoruz.

Kaynaklar:

Eco, U (1987) Sports Chatter, London, Picador

Boorstin, D.J (1963) The Image, or what happened to the American Dream, Harmondsworth, Penguin Books

Lowenthal, L. (1961) Literature, Popular Culture and Society, Englewood Cliffs, NJ, Prentice Hall

Rader, B.G (1983) Compensatory Sport Heroes: Ruth, Grange, Dempsey, Journal of Popular Culture, Vol. 16 No:4 pp. 11-22